Görüş Bildir

GÜNÜN YORUMU

FETÖ HEYÛLASI İLE BU MEMLEKET NEREYE GİDER..?! (III)

Evet sevgili okurlar!

“FETÖ Heyûlası ile bu memleket nereye gider?” başlıklı yazı serimiz bize bazı şeyleri hatırlatıyor ve bir ders-i ibret vesikası olarak; “eğitiyor da..”

FETÖ heyulasının Türkiye’de doğurduğu ve bize öğrettiği bir çok önemli gerçeklerden bazıları da şunlardır…

Örneğin Abdurrahman Dilipak hocanın dünkü yazısından iktibas ettiğimiz bazı ifadeleri burada sizinle paylaşmak istiyorum.

Ve bunlar gerçekten Türkiye’de vuku buluyorsa veya şuyuu vukuundan beterdir gerçeğini bize hatırlatıyorsa bunu mutlaka kabullenmemiz lazım.

Toplumun vicdanına yerleşen gerçekleri de içimize sindirmemiz gerekir..

Devletin çok önemli mevkilerini ihraz edenlerin etrafına çöreklenmiş ne kadar yanlış insanların olduğunu da bize hatırlatıyor...

Menfaat grupları, çıkar, yalaka, iman ve vatan davasından yoksun olan insanların her devirde, “devlet büyükleri” olarak karşımıza çıktıklarını gördük, öğrendik ve toplumun vicdanına havale ettik.

Keşke bugün bu tür yanlışlıklar Türkiye’mizde tekerrür etmemiş olsaydı…

Ama “Görünen köy kılavuz istemez” misaliyle yola çıkarsak gözden kaçmayan olup bitenlere “gözlerimizi” kapatmamalıyız!..

Çünkü, görmezlikten gelirsek yanlış ve kaygan zemine ayak basmış oluruz.

***

Örneğin; Dilipak hoca diyor ki:

“Geç kalan adalet, adalet değildir, geç gelen ambulans gibi. “Bade harabul Basra” örneğinde olduğu gibi, iş işten geçtikten sonra bir değeri yoktur. Bazı şeyleri yapmakta nedense hep geç kalıyoruz.

Halkla inatlaşılmaz. Seçmen siyasetçinin veli nimetidir. Mimar Sinan da olsanız, “minare eğri” diyorsa dikkate almanız gerekir. Siyasette sizin ne dediğiniz kadar, ötekilerin ne anladıklarını da hesaba katmanız gerekir. Bazı olaylar bazı bünyelerde alerji oluşturur.

Mesela, bu bakanlıklarda beklenen değişikliğin bu kadar geciktirilmesini sokaktaki insanın anlaması mümkün değil. Toplumdaki beklenti yüksek. Umarım gelenler gidenleri aratmaz ve bu bir sukutu hayale, hatta öfkeye sebep olmaz. Değişik çevrelerin kafaya taktığı isimler var. İnşallah polemik sebebi olacak isimler kalmaz ve gelmezler.

Bugün gelinen noktada siyaset, muvafık’ı, muhalif’i ile sorun çözme aleti değil, kriz üretme aracı gibi çalışıyor sanki. Medeniyet farklı din, mezhep, etnisite, gelenek, ideoloji ve çıkar grubları ile barış içinde bir arada yaşamanın imkanlarının varolduğu bir zeminde hayat bulur. Bunun aracı da siyasettir. Siyaset ve sahip olunan her şeyin meşruiyeti de adaletle mümkündür.”

***

Ve ilaveten şunları kaydediyor Dilipak.

“Buyurun size İstanbul sözleşmesi.

Kadrolaşma dediğiniz şey, imtiyazlı vakıflar, ihalelerde hep en öndeki firmalar, belli yerlere belli çevrelerden insanların yerleşmeleri, bunlar toplum vicdanını yaralıyor. Güven bunalımına sebep oluyor. Birileri hâlâ o mevzilerine sıkı sıkıya sarılırlar ki! Bakın ihtirasla istediğiniz her şey sizin imtihanınız olur. Yarın siyasi hesaplar ve dengeler değiştiğinde her şey tersine dönebilir. İmtiyazlı konumdakiler zor durumda kalabilirler. Bazen haklı olmak durumunda bile haklılığınızı ispat edemezsiniz. Siyasette vefa yok, ne yazık ki! “Devletin ali menfaatleri” ve “siyasi dengelerin mecbur bıraktığı durumlar”da o “minnacık insanlar”ın acıları kimsenin umurunda olmaz. Oysa o “minnacık insanlar”ın ahı bazan arşı titretir! Unutmamak gerekir ki, itidali elden bırakmamak gerekir. Sert davranırsanız halk çevrenizden dağılır gider; şerir ve muzır insanlar kalır çevrenizde. Ve sonuçta “keskin sirke küpüne zarar verir”.

***

Evet sevgili dostlar!

Gerçekten yukarıda anlatılanların yüzde doksan dokuzu doğrudur…

Vuku bulmamış desek, yanlış söylemiş oluruz.

Velev ki vuku bulmamış desek olayların şuyuu vukuundan beterdir misaliyle yola çıkarsak bugün Türkiye’mizde bunların var olması oldukça düşündürücüdür.

Şimdiye kadar AK Parti’ye güvenenlerin adeta güvensizliğine sebebiyet vermiş durumda..

Halk, kamuoyu “acaba biz hayal kırıklığına mı uğradık” diyor.

Hakikaten imtiyazlı vakıflar, adamları ayırma ve kayırmalar, devlet ihalelerini bir noktada toplamalar, yani beş veya on belirli müteahhit kesimine, bunlarında yüzde 70’inin Karadenizli olmaları gerçekten Abdurrahman Dilipak’ın imalı eleştirilerine güç veriyor.

Ve haklılık payı yüzde doksan diyor.

Yalnız bu mudur?

Türkiye’de çalışan iş çevrelerinin nerdeyse yüzde 80’i batık durumda.

İlla ki devletten ihale alan beş on tane iş çevreleri hariç.

Her Allah’ın günü iş çevrelerinin çeklerinin karşılık bulmadığı için yazılması, ticari itibarının sıfıra indirilmesi gibi oluşumlar çok tehlikeli ve inkar edilmez gerçeklerdir.

***

Hele hele bu DEDAŞ’ın nice fabrikatörlere, iş çevrelerine katlama zamlarla götürdükleri faturalar nerdeyse o yatırımcı iş çevrelerini iflasın eşiğine götürdüğü aşikardır.

Kime şikayet edersen geri tepiyor.

Çünkü dayanak noktası devlet gücü deniliyor.

Özellikle Doğu ve Güneydoğu’da birkaç yıl önce halkı kaçak elektrik kullanmakla suçlayan bu kurum bugün nerdeyse kaçak saat takıyor.

Normal abone saatinden başka DEDAŞ türlü bahanelerle ikide bir abonelerin saatlerini değiştiriyor.

Oysa ki önceki saat normal ve sağlam...

Ama, DEDAŞ’ın işine gelmez...

Seri olarak dönen ve fazla “kilovat” kullanıldığını yazan saatleri takıp bir ay sonra işyerlerine katlamalı fatura postalamaktadır...

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi bu FETÖ Heyûlası ile Türkiye nereye gidiyor sorumuza bu olumsuzlukların hepsi cevabıdır diye düşünmemek elde değil.

Halkın, iktidarın bu tür yanlış uygulamalara karşı yaptıkları eleştiriler de rastgele eleştiriler değildir, dayanaklıdır, doğrudur ve gerçektir.

Vesselam Aled tamam...

En derin sevgi saygılarımla..