Görüş Bildir

GÜNÜN YORUMU

HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ MÜ, YASALARIN ÜSTÜNLÜĞÜ MÜ?!

Evet sevgili okurlar!

Sohbetimize dahil olmadan önce malumunuz üzre mübarek "Üç Aylara" girmiş bulunuyoruz.. Bu akşam da "Regaip Kandili.." 

Bu münasebetle, "Regaip Kandilinizi" tebrik ediyorum…

Duam ve temennimiz odur ki, bu mübarek ay ve günler özellikle İslam dünyası için "hayırlara" vesile olur.. Yaşanan ve yaşatılan, kahredici "savaşlar, çatışmalar ve kavgalar" son bulur.. Akan gözyaşları diner..

Yer küresinde, İslam birliği ve dirliği yeniden şahlanır… Çünkü, şuan ki hal-i vaziyet İslam dünyasına hiç ama hiç, yakışmıyor.. Bir eziklik, bir yenilgi bir dağınıklık söz konusudur…

Üstadın ifadesiyle; "Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sada İslamiyet'in olacaktır..."

İnşallah gelecek İslam’ındır.

Elbette bu gelecekte İslam’ın yüksek ve şanlı sembolleri yeniden eski değerini ve kıymetini kazanacaktır...

***

Gelelim sohbetimize...

Gerçekten yakın tarihimiz boyunca yani Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze dek, Demokratik Çoğulcu Parlamenter sistemiyle hayat bulan mevcut müesses nizam, ne yazık ki, Türkiye’ye “hukuku” getirmemiştir..

Var olan hep “kanunlar manzumesi” olmuştur..

Ama, “hukukla” bağdaşmayan, bütünlük arz etmeyen kanunlar...

Ki, mevcut yasalar da öyle...

Nerdeyse yüzde yetmişi çağdışı, baskıcı, antidemokratik, hukukun üstünlüğüyle ters düşen bir hal yaşatmaktadır...

Tarihsel bir hukuk dışılığa sahiptir...

Keyfiliğe dayalıdır...

Çağdışı antidemokratik bir uygulama sistemi içerisinde, “hukuk” halk deyimiyle katlediliyor..

Oysa ki kurulan Cumhuriyet rejiminin tüm aktifliğiyle Anayasa’nın ilk bölümünde, yani dibacesinde geçen ifadelerin hiçbirinde “kanun devletinden” söz etmiyor..

Hepsi bilaistisna, “hukukun üstünlüğüne” vurgu yapıyor..

Ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti “bir hukuk devletidir”  deniliyor...

Ama velakin, denir ya “görünün köy kılavuz istemez..”

Hukuk Devleti “kavramının” dün olduğu gibi bugün de, “esamisi” okunmuyor..

Çünkü, “kanunlar” değil, hukuk işlem görmüş olsaydı, aynı paralellikte Adalette, Demokrasi de, İnsan Hakları da, Özgürlükler de, Eşitlikte bir bütünlük içerisinde, kendini idame ederdi..

Ki hukuk denilince de, ilk etapta bunlar akla gelir...

Maalesef şeklen var, ama iş uygulamaya gelince yok...

Lakin, bozuk siyasetin dışardan ithal etmiş olduğu kavramların tümü, aldatmacadan ibaret olup, milli iradeyi koruyan-kollayan değil bilakis dışlayan olmuştur...

Hep dışa bağımlı...

Yoksa, toplumsal “hizipleşmeler” söz konusu olur muydu?..

Ya da, devletin içerisine nüfuz edici olan, milli iradeyi, sivil yönetimi “içine” sindiremeyen, derin oluşumlar varlık gösterebilir miydi?

60’lı yıllardan itibaren, Türkiye’de “zincirleme darbelerin” varlığı söz konusu olabilir miydi?

Olmazdı?..

Çünkü “hukukun üstünlüğünü” antidemokratik yasalar  tabiri caizse “yerlerde süründürüyor?”...

Onun içindir ki,  bugün bile hala da “darbeler” şaibesi, kendisinden söz ettiriyor...

Ne deniliyor?...

Türkiye’de “darbe planları” yapılıyor?..

Yani ayak sesleri her an için duyulabilinir?

Bu demek, milletin varlığına inanmamak demektir.

Milli iradeye saygısızlık yapmak demektir.

Bu da, gelen-giden iktidarların milli iradeye dayalı herhangi bir siyaset yapmadıklarına delalettir.

1960’ta yapılan 27 Mayıs Darbesini hatırlayalım...

O zorba darbe yapılmadan önce İsmet İnönü Başbakan Menderes’i sık sık tehdit ediyordu.

“Bir gün gelecek ben de seni kurtaramam” diyerek, darbeye davetiye çıkarıyordu?

Ve nitekim 27 Mayıs’ta ne idüğü belirsiz Orgeneral Cemal Gürsel tarafından darbe gerçekleştirildi..

Sonra, Demokrat Parti tarihe gömüldü.

Yassıada’ya götürülen Menderes ile iki Bakan’ı yargılayan Mahkeme Başkanı Hakim Salim Başol ile İddia makamı olan Yargılama Savcısı Ömer Egesel idi..

Yargılama esnasında Başbakan Menderes tüm çıplaklığıyla olup-biteni anlatırken, onlara sordu “siz beni neyle suçluyorsunuz” diye?..

Çünkü, hiçbir suç yoktu...

Ki mahkeme heyetinin Menderes’e verebilecekleri cevap yoktu.

İlla ki “Beraat” edilmesi gerekirdi...

Ama beraat etmediler...

Lakin, “o kararı verebilme” iradesine sahip değillerdi...

Nitekim, mahkeme başkanı Salim Başol, Menderes’e şöyle seslendi?

“Bizim elimizde bir şey yok, sizi buraya gönderen irade, bunu istiyor bizden. Yani sizi idam etmemiz gerekir..”

İşte yasalar, işte hukuk..

Ki darbeler silsilesi oradan başlayıp günümüze dek uzana gelmiştir.

Türkiye’de üç çeyrek asra yakın devam edegelen sistem, hep antidemokratik uygulamalarla kendini idame etmiştir...

Gelen giden hükümetler “iktidar” olabilmişlerse de, muktedir olamamışlardır..

Çünkü, “müesses” nizama karşı, “pısırık” siyaset gütmüşlerdir.. Ki olan millete olmuştur.

O antidemokratik hukuk dışı haller hep görmezlikten gelinmiştir.

İktidarlar idareyi maslahatla durumu geçiştirdiler..

Hal böyle olunca da; “ülke ve millet” iki yakasını bir araya getiremedi?

Ekonomiksel sıkıntılar başta olmak üzere, toplumsal ahlaki çöküntüler, mezalimler, zorbalıklar, haksızlıklar, kısacası hukuk dışı uygulamalar, toplumun tüm katmanlarında olduğu gibi, devletin işleyişinde de kendine yer bulup, palazlandı...

Şunu da siz değerli okurlarımızla paylaşmadan geçmek istemiyorum.

Tüm bu saydıklarımızın temel kaynağı, ana unsuru, olup biten tüm fesat ve bozgunculukların varlığı dedik ya; “bozuk siyasetten” kaynaklıdır...

Ki bu bozuk siyasetin de baş müsebbibi Cumhuriyet Halk Partisi ve  anlayışıdır.

Onun getirdiği mezalim kanunlardır.

Bu kanunları topluma ve gelen giden demokratik hükümetlere yutturmaya çalışan yine Cumhuriyet Halk Parti anlayışı olmuştur...

Bugünkü lideri durumunda olan Kemal Kılıçdaroğlu...

Düşünün 1965’lerden, 75’lere kadar Cumhuriyet Halk Parti’nin koalisyon ortaklarıyla kurulan hükümetlerin getirdikleri o dönemin yasaları tümüyle antidemokratiktir...

Bir teki bile insan temel hak ve özgürlüğüyle bağdaşmamaktadır...

Hukuk ve adaletle ters düşmektedir.

Sadece keyfilikten ibarettir.

Buna örnek mi istiyorsunuz?

65’li, 70’li yıllarda SSK’nın Genel Başkanı olarak görevde faaliyet gösterirken çıkarttığı ve Büyük Millet Meclisi’nden geçirebildiği İş, İşçi ve Sendika Kanunlarıdır.

Hele hele başını çeken o günün Devrimci İşçi Sendikaları..

Dönemin iktidarını yönlendirerek işçi hakları adı altında tüm işçileri devlet aleyhine sokağa döküyorlardı...

Grev kararları...

İşçi Sendikalarını işçilerin hakkını arama sloganlarıyla insanları sokağa döküyordu.

Nümayiş yapıyorlardı, zam istiyorlardı, söz sendikalarındı.

Hükümet de o sendika ağalarıydı.

Nihayet o sendikaların dayatmasıyla bugün içinden çıkılmayan İş ve İşçi yasalarıdır ve o dönemde kurulan İş Mahkemeleri’dir.

Nerdeyse bu İş Mahkemeleri’nin birçok hakimleri, Yassıada hakimi olan Salim Başol gibi omuzlarını bükercesine “Ne yapalım İş Kanunları bunu gerektirir yasa gereği işçi tarafını tutuyoruz” diyorlar..

Hal böyle olunca, yargılamanın tarafsızlığı kalır mı?

Ya da mahkemenin adil olma hakkı...

Vaziyet mutlak bir dayatmayla yalancı şahitlerle işverenin gerçek delilleri ortadan kaldırılıyor, sahte, uyduruk deliller ihdas edilerek, “kanunlar” sözde hukuk adine işlem görüyor...

Sözün kısası...

Türkiye ne derece de bir hukuk devletidir kavramına sahip?..

Yani bir hukuk devleti midir yoksa kanun devleti midir?

Bu sorulara gerçek manada cevap aramak gerekmektedir

En derin sevgi ve saygılarımla…