DİYARBAKIR’IN ÇARKI DÖNSÜN!
DEĞERLİ HEMŞEHRİLERİM, KIYMETLİ DİYARBAKIR SEVDALILARI…
Bazı şehirlerin güzelliği sokaklarında, ihtişamı tarihî yapılarında, zenginliği ise dilden dile, gönülden gönüle aktarılan hikâyelerinde saklıdır.
Diyarbakır ise bütün bu güzellikleri bünyesinde barındıran; binlerce yıllık medeniyetlerin izlerini, hatıralarını ve kültürel mirasını bağrında taşıyan eşsiz bir şehirdir.
Dünyanın dört bir yanında şehirler, kendilerini tanıtmak, hikâyeleriyle anılmak ve daha fazla ziyaretçi çekmek için büyük çabalar harcıyor, milyonlarca liralık yatırımlar yapıyor. Çünkü biliyorlar ki bir şehri dünyaya tanıtan yalnızca taşları, surları, camileri ve tarihî yapıları değildir. Bütün bunlara ruh veren; insanların hatıraları, inançları, umutları ve kuşaktan kuşağa aktarılan hikâyeleridir.
İşte bizim de böyle kadim bir şehrimiz, dört ayağıyla tarihe meydan okuyan Dört Ayaklı Minaremiz ve onun etrafında nesilden nesile anlatılagelen bir efsanemiz var.
Kim ortaya çıkarmış, kim anlatmış, kim yaşatmışsa Allah razı olsun!
Çünkü o kişi, belki de farkında bile olmadan Diyarbakır’a parayla satın alınamayacak bir değer kazandırmış; insanlarda merak uyandıran, ziyaret etme isteği doğuran, şehrimizin hafızasında yer edinen bir hikâyenin yaşamasına vesile olmuş.
Ne acıdır ki dünyanın dört bir yanında şehirler kendilerine hikâyeler kazandırmaya çalışırken, biz kendi hikâyemizi yaşatmak yerine onu tartışmaların gölgesinde yıpratıyoruz.
Şimdi sormak istiyorum:
Bir insanın kilometrelerce yol kat ederek Diyarbakır’a gelmesinin kime ne zararı var?
Dört Ayaklı Minaremizin etrafında bir umutla, bir dilekle, bir hayalle dönmesinin kime ne zararı var?
Belki bir anne evladının mutluluğunu diliyor…
Belki bir genç geleceğine dair umutlarını tazeliyor…
Belki bir insan, kimseye anlatamadığı özlemini, hasretini ve duasını yüreğinde taşıyor.
Bilemeyiz. Bilmek zorunda da değiliz.
İnsanların kalbinden geçeni sorgulamak, niyetlerini yargılamak bize mi düşer?
Elbette herkesin inancı, düşüncesi ve hayata bakışı farklıdır. Kimse bir efsaneye inanmak zorunda değildir. Ancak inanmamak başka, o efsanenin şehrimize kazandırdığı değeri yok saymak başkadır.
Bir geleneği benimsemeyebiliriz; ama onu yaşatmak isteyen insanlara, şehrimize gelen ziyaretçilere ve bu hareketlilikten ekmek kazanan esnafımıza da sırtımızı dönmemeliyiz.
Çünkü o ziyaretçinin attığı her adımda bir esnafın kazanç umudu vardır.
İçtiği bir bardak çayda çaycının alın teri, yediği bir lokma yemekte lokantacının rızkı, aldığı küçücük bir hediyelik eşyada bir ailenin geçim mücadelesi vardır.
O ziyaretler yalnızca turizmden ibaret değildir. Bir dükkânın açılan kapısı, bir esnafın yüzündeki tebessüm, bir babanın evine götürdüğü ekmek, bir gencin bulduğu iş ve bir şehrin yeniden canlanan umududur.
Bir ziyaretçinin gelişi birine göre sıradan bir yolculuk olabilir; bir başkası içinse evine götüreceği ekmeğin, ödeyeceği faturanın, büyüteceği umudun karşılığıdır.
Peki, biz ne yapıyoruz?
Meyve veren ağacı sulayıp büyütmek yerine köküne balta vurmaya çalışıyoruz. Şehrimize değer katan bir hikâyeyi yaşatıp güçlendirmek yerine, onu tartışmaların içinde tüketiyoruz.
Oysa Diyarbakır’ın kaybedecek tek bir değeri, söndürecek tek bir umudu, görmezden gelecek tek bir güzelliği bile yok!
Bu şehir çok acılar gördü, çok yaralar aldı, çok zor günlerden geçti. Ancak bütün bunlara rağmen tarihini, kültürünü, misafirperverliğini ve insanının kadim gönül zenginliğini korumayı başardı.
Şimdi Diyarbakır’ın ihtiyacı olan şey; yeni tartışmalar, gereksiz ayrılıklar ve bitmeyen çekişmeler değil, şehrin değerlerini koruyan, ekonomisini canlandıran ve geleceğine umut taşıyan ortak bir anlayıştır.
Diyarbakır’ın kayıplarıyla değil kazanımlarıyla, tartışmalarıyla değil güzellikleriyle, sorunlarıyla değil çözüm üreten insanlarıyla anılmaya ihtiyacı var.
Gelin, birbirimizin niyetini sorgulamak yerine şehrimizin geleceğini düşünelim.
Gelin, Dört Ayaklı Minaremizin etrafında oluşan bu hikâyeyi tarihî ve kültürel mirasımızın bir parçası olarak değerlendirelim; şehrimize gelen her ziyaretçiyi Diyarbakır’ın misafirperverliğiyle karşılayalım.
Gelin, her ziyareti bir fırsat, her misafiri bir bereket, her güzel hikâyeyi gelecek nesillere aktarılacak bir miras olarak görelim.
Çünkü Diyarbakır yalnızca üzerinde yaşadığımız bir şehir değildir. Diyarbakır çocukluğumuzdur, hatıralarımızdır, alın terimizdir, geçmişimizdir. Evlatlarımıza bırakacağımız en kıymetli emanettir.
Ve unutmayalım:
Bir şehri sevmek, yalnızca “Ben Diyarbakırlıyım” demek değildir. Bir şehri sevmek; onun taşına, toprağına, tarihine, kültürüne, efsanelerine, esnafına ve ekmeğine sahip çıkmaktır.
Başkaları şehirlerine değer katmak için yeni hikâyeler ararken biz kendi hikâyelerimizi yok etmeyelim. Elimizdeki değerleri küçümsemeyelim, şehrimizin güzelliklerini tartışmaların kurbanı etmeyelim.
Diyarbakır’ın her bir değerini korumak, her bir kazanımını büyütmek ve her bir hemşehrimizin ekmeğine katkı sunmak hepimizin sorumluluğudur.
BIRAKIN DÖRT AYAKLI MİNARE’NİN ETRAFINDA İNSANLAR DÖNSÜN; YETER Kİ DİYARBAKIR’IMIZIN ÇARKI DÖNSÜN, ESNAFIMIZIN YÜZÜ GÜLSÜN, GENÇLERİMİZİN UMUDU BÜYÜSÜN, ŞEHRİMİZİN GELECEĞİ AYDINLIK OLSUN!
Bu şehir hepimizin.
Bu değerler hepimizin.
Bu memleket hepimizin!
Sevdamız Diyarbakır, derdimiz Diyarbakır, mücadelemiz Diyarbakır için olsun.
Saygı, sevgi ve memleket sevdasıyla…
Nedim Çizmeci