Köşe Yazısı
Ömer Büyüktimur
05 Kasım 2026, Perşembe
BARIŞIN ANAHTARI: ORTAK SORUMLULUK!
Tarihsel bir eşikteyiz!
Yarım asrı bulan çatışmaların, kayıpların, acıların ve güvensizliğin ardından, Türkiye yeni bir dönemin kapısını aralama fırsatıyla karşı karşıya.
Ancak bu kapıdan geçmek, sanıldığı kadar kolay değil.
Çünkü mesele yalnızca silahların susması değil; bir ülkenin geçmişiyle yüzleşmesi, geleceğini yeniden inşa etmesi ve toplumsal barışı kalıcı hale getirmesidir.
Ne diyoruz?
Böylesine ağır bir mesele sloganlarla, hamasi nutuklarla ya da günlük siyasi hesaplarla çözülemez.
Bunun için cesaret, siyasi irade ve karşılıklı sorumluluk gerekir.
Daha da önemlisi, herkesin kendi üzerine düşeni yapması, en büyük güçbirliğidir!...
***
Edirne Cezaevi'nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş'ın 3 Kasım tarihli "Birlikte Kazanmak" başlıklı yazısını bu açıdan dikkatle okudum.
Yazının temel mesajı oldukça açık, önerilen iki şık var.
BİR.. Devlet demokratikleşme ve hukuki güvenceler konusunda sorumluluk üstlenmeli,
İKİ. Örgüt tüm müştemilatıyla güven tesis edici şekilde silahsızlanma yönünde somut adımlar atmalı.
Bu iki sorumluluk pek tabi ki birbirinin alternatifi olmadığı gibi, birinin yerine getirilmesi, diğerinin yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.
Aslında meselenin düğümlendiği yer tam da burası.
***
BARIŞ, BİR TARAFA YÜKLENEBİLECEK BİR SORUMLULUK DEĞİLDİR!
Geçmişteki çözüm arayışlarına baktığımızda, en büyük yanlışlardan birinin sorumluluğu sürekli karşı tarafa yüklemek olduğunu görüyoruz.
Taraflar öncelikli beklentileri, önce karşı taraf adım atmalı oldu.
En çıkmaz sokak inşa edici olan da siyasetin, toplumsal hassasiyetlerin arkasına sığınmasıydı. Etkileşimle toplum domino misali, her yeni gelişmeyi geçmişin acı tecrübeleriyle, sorguladı!.
Sonuç?
Her defasında aynı noktaya dönüş!
Kaybedilen yıllar, hayatlar, ekonomik kaynaklar ve giderek aşınan toplumsal güven...
Üstelik çatışmanın gölgesinde büyüyen kuşaklar, bu ülkenin geleceğine taşınan yeni kırgınlıkların ve önyargıların da taşıyıcısı oldu.
Irkçılık prim aldı.
Artık bu kısır döngünün kırılması gerekiyor.
Elbette devletin demokratikleşme, hukukun üstünlüğünü güçlendirme, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alma yükümlülüğü vardır. Bu sorumluluk, örgütün silah bırakmasına bağlanamaz ya da talepleriyle sınırlandırılamaz!.
Aynı şekilde örgütün silahsızlanma yükümlülüğü de demokratikleşme adımlarının atılmasına ertelenemez.
İki tarafın da atması gereken adımlar farklıdır ama hedef aynıdır; Kalıcı barış.
Gerçek siyasi olgunluk, bu ayrımı görebilmek ve kendi sorumluluğunu başkasının eksikliğiyle örtmemektir.
***
KİMSE KENDİ ANAHTARIYLA BAŞKASININ KAPISINI AÇMAYA ÇALIŞMASIN!
Demirtaş'ın kaleme aldığı tespitlerden biri de çözümün tek bir anahtarla açılabilecek bir kapı olmadığını vurgulaması!.
Devletin yetkisi ve sorumluluğu başka, siyasetin rolü başka, örgütün yerine getirmesi gereken yükümlülük başka, toplumun katkısı başkadır.
Herkesin kendi bulunduğu yerden sorumluluk üstlenmesi gerekiyor.
Bugün ivedilikle ihtiyaç duyulan, kimin önce adım atacağı değil, hangi adımların atılabileceği ve önümüzdeki engellerin nasıl aşılacağı gerçeğine odaklanmaktır.
Elbette reel politik gerçekler, bölgesel dengeler, güvenlik kaygıları ve uluslararası hesaplar var. Bunlar görmezden gelinemez.
Ancak gerçekçilik, çözümsüzlüğü kabullenmek anlamına da gelmez.
***
ÖCALAN'IN ROLÜ, SÜRECİN İŞLEYİŞİ VE DEVLETİN SORUMLULUĞU
Demirtaş'ın yazısında öne çıkan bir diğer başlık, Abdullah Öcalan'ın süreçte üstlendiği rolü yerine getirebilmesi için gerekli statü, imkân ve koşulların netleştirilmesi.
Bu konu, günlük siyasi tartışmaların ötesinde, sürecin işleyişi bakımından ele alınmalı.
Bir aktörden silahsızlanma konusunda sorumluluk üstlenmesi bekleniyorsa, bu sorumluluğu yerine getirebilmesini sağlayacak iletişim ve çalışma koşulları da irdelenmeli.
Ancak burada önemli bir ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerekiyor.
O da şu.
Türkiye'nin geleceği tek bir kişiye, kuruma ya da siyasi iradeye bağlı olmamalı.
Kişiler üzerinden yürütülen, kurumsal ve demokratik zemine oturmayan süreçler kalıcılık üretemez.
Hatta yeni ayrışmaların ateşini körükler.
Asıl ihtiyaç, kişilerin rolünden bağımsız olarak işleyebilen, hukuki güvenceleri güçlü ve toplumsal kabulü olan bir demokratik düzenin inşasıdır.
***
EN BÜYÜK ENGEL: GÜVENSİZLİK!
Bugün sürecin önündeki en büyük engellerden biri, yarım asırda biriken güvensizlik duvarının aşılamaz olmasıdır!.
Yarım kalan girişimler, tutulmayan sözler, yaşanan acılar ve karşılıklı suçlamalar toplumun hafızasında derin izler bıraktı.
İşte bu acı hafızayı birkaç olumlu açıklamayla silmek ve dindirmek mümkün değil.
Herkes birbirinden güven bekliyor. Fakat güveni oluşturacak somut sorumluluğu üstlenme konusunda aynı kararlılık gösterilemiyor.
Oysa güven, sözle değil, davranışla inşa edilir.
Siyasetin dili bu rotada, en belirleyici unsurdur.
İnciten, ötekileştiren, tehdit eden ve geçmişin yaralarını yeniden kanatan bir dil, barışın toplumsal zeminini güçlendiremez.
Tam tersine, yeni fay hatları oluşturur.
İktidardan muhalefete, DEM Parti'den diğer siyasi partilere kadar herkesin bu konuda üstlendiği sorumluluk; ötekileştiren değil, birleştiren dili kullanmasıdır.
Ve sorumluluk, üstlenmesi!.
Kimse, kendini izleyici olarak konumlandıramaz.
***
BARIŞIN KAZANANI TÜRKİYE OLACAKTIR!
Türkiye'nin önünde iki farklı gelecek ihtimali var.
Birinde çatışmaların, güvensizliğin ve karşılıklı suçlamaların gölgesinde tüketilen bir ülke...
Diğerinde ise enerjisini kalkınmaya, kaynaklarını refaha, gençlerinin umudunu geleceğe yönelten bir Türkiye.
Tercih, yalnızca bugünün siyasi aktörlerinin değil, gelecek kuşakların kaderini de belirleyecek.
Çatışmasızlık; güvenlik kadar ekonomi, yatırım, istihdam, demokrasi ve toplumsal huzur meselesidir. Bu nedenle barışın kazanımı herhangi bir siyasi partinin ya da toplumsal kesimin hanesine yazılamaz.
Kazanan Türkiye olacaktır.
Ancak bunun için kimsenin kendi sorumluluğunu başkasının eksikliğiyle örtmesine izin verilmemeli.
***
Barış, iyi niyet açıklamalarının değil, cesur kararların ve tutarlı adımların eseridir. Tarihin önümüze koyduğu fırsatlar sonsuza kadar beklemez. Değerlendirilemeyen her fırsat, yeni kayıpların kapısını aralar.
Artık mesele, kimin haklı çıktığını kanıtlama yarışı olmaktan çıkarılmalı. Asıl mesele, bu ülkenin bir daha aynı acıları yaşamamasını sağlayacak ortak geleceği kurabilmektir.
Unutmayalım; bir ülkenin en büyük gücü, farklılıklarına rağmen birlikte yaşayabilme iradesidir.
Türkiye'nin önündeki sınav da tam olarak budur.
Ya geçmişin yükünü geleceğe taşımaya devam edeceğiz ya da cesaretle yeni bir sayfa açacağız.
Çünkü bu kez kaybedilecek olan yalnızca bir siyasi süreç değil, hepimizin ortak geleceğidir.
Ya hep birlikte kazanacağız ya da hep birlikte kaybedeceğiz!
***
GÜNÜN SÖZÜ...
Barış, bir tarafın diğerine boyun eğmesi değil; herkesin kendi sorumluluğunu üstlenerek ortak bir geleceğe sahip çıkmasıdır.
Ömer Büyüktimur - Önceki Yazıları
-
DİCLE ÜNİVERSİTESİ'NDE İKİ FARKLI TABLO!
06 Kasım 2026
-
AK PARTİ 25 YAŞINDA… İKTİDARIN ÇEYREK ASRI, YORGUNLUĞUN EŞİĞİ!
04 Kasım 2026
-
DİYARBAKIR'IN MUTFAĞI VAR, LİSESİ YOK!
03 Kasım 2026
-
HUZUR KENTİ DİYORUZ AMA HAYAT NEDEN BU KADAR ÇİLELİ?
02 Kasım 2026
-
YOLSUZLUKTA RAKİBE ASLAN, KENDİ ADAMINA SUS PUS!
31 Ekim 2026