DEMİRTAŞ’I GÖRMEDEN!
Türkiye ve toplum olarak tarihsel bir meselede bir kez daha kritik bir eşikteyiz. Herkes yeni süreç diyor. Barıştan, demokratik siyasetten, toplumsal mutabakattan söz ediliyor. 40 yıllık çatışmanın ardından yeni bir sayfa açılmasından, silahların susmasından, siyasetin önünün açılmasından bahsediliyor.
Fakat bütün bu tartışmaların ortasında, görmezden gelinemeyecek bir çelişki duruyor. Türkiye’nin çözmeye çalıştığı meselenin toplumsal ve siyasi karşılığı bulunan aktörlerinden biri hâlâ cezaevinde.
Selahattin Demirtaş’tan söz ediyorum. Üstelik Demirtaş cezaevinde olmasına rağmen siyasi etkisini tamamen kaybetmiş değil. Bunun son dönemdeki en dikkat çekici göstergelerinden ikisi Kabaiş ve Güran ailelerinin Demirtaş’la görüşmesi oldu. Güran ailesi, bakanlık izniyle Demirtaş’la görüştü.
Burada asıl dikkat çekici olan görüşmelerin kendisi değil. İnsanların hâlâ Demirtaş’ı bir siyasi muhatap olarak görmesi.
Bu bize önemli bir şey söylüyor. Bir siyasetçi yıllardır cezaevinde olmasına rağmen toplumun farklı kesimlerinden insanlar onunla görüşme ihtiyacı duyuyorsa, cezaevinin siyasi etkisini ortadan kaldırmadığını kabul etmek gerekir. Öyleyse soru basit. Türkiye yeni bir süreç başlatıyorsa, Demirtaş neden hâlâ bu sürecin dışında?
***
SİYASETİN GERÇEKLİĞİ YOK SAYILAMAZ
Demirtaş’ı sevmeyebilirsiniz. Siyasi görüşlerine katılmayabilirsiniz. Geçmişteki tutumlarını eleştirebilirsiniz. Bunların hepsi demokratik siyasetin içinde mümkündür. Ancak bir siyasetçinin toplumsal ve siyasi karşılığını yok sayamazsınız.
Bugün yalnızca eski bir HDP Eş Genel Başkanı veya eski bir milletvekili değildir. Yıllardır cezaevinde bulunmasına rağmen siyasi etkisinin devam etmesi, başlı başına dikkate alınması gereken bir gerçekliktir. Daha önemlisi, siyasi hikâyesinde Türkiye açısından bugün de önem taşıyan bir deneyim var.
2015 Haziran seçimleri… HDP’nin Türkiye’nin tamamına hitap etme arayışının en güçlü dönemlerinden biri. Demirtaş da bu siyasetin en görünür yüzüydü.
Kürt meselesini yalnızca Kürt seçmene anlatan değil, Türkiye’nin farklı kesimleriyle konuşmaya çalışan bir siyasi dil ortaya çıktı. Bu deneyim bugün yeniden hatırlanmalı.
Çünkü barış, yalnızca aynı düşünen insanların bir araya gelmesiyle kurulmaz. Farklı düşünenlerin birbirini dinleyebilmesiyle kurulur.
Kürt meselesini Kürt olmayanlara anlatabilecek, Türk toplumunun kaygılarını karşı tarafa aktarabilecek, farklı seçmen grupları arasında siyasi bir dil kurabilecek aktörlere ihtiyaç vardır.
***
ÖCALAN BAŞKA, DEMİRTAŞ BAŞKA!
Bu noktada başka bir tartışmanın da doğru zemine oturtulması gerekiyor. Abdullah Öcalan’ın Kürt hareketi içerisindeki siyasi ağırlığı ayrı bir konudur. Nitekim Devlet Bahçeli’nin Öcalan için kullandığı kurucu önder ifadesi de bu siyasi konumlandırmanın bir göstergesidir. Ancak buradan Öcalan varsa Demirtaş’a gerek yok sonucu çıkarılamaz.
Çünkü iki ismin siyasi konumu aynı değildir. Öcalan’ın taşıdığı ağırlık başka bir alandadır. Demirtaş’ın demokratik siyaset içerisindeki karşılığı ise başka bir alandadır.
Biri diğerinin alternatifi değildir. Dolayısıyla mesele iki isim arasında bir rekabet kurmak değil. Mesele, Türkiye’nin önündeki çözüm sürecinde farklı aktörlerin sahip olduğu siyasi imkânlardan yararlanabilmektir.
Önümüzdeki dönemde Avrupa’dan gelecek deneyimli siyasetçilerle birlikte daha geniş bir siyasi kadronun oluşması ihtimali konuşuluyor.
Böyle bir tabloda Demirtaş’ın tek başına bir liderlik iddiasıyla değil, deneyimli bir siyasi kadronun parçası olarak rol alması da mümkündür. Zaten önemli olan kimin kimin önüne geçeceği değil. Önemli olan, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu siyasi kanalların açık tutulmasıdır.
***
PEKİ DEMİRTAŞ NEDEN HALA CEZAEVİNDE?
Yeni sürecin en zor sorularından biri belki de bu.
Eğer Türkiye gerçekten yeni bir sayfa açmak istiyorsa, toplumun önemli bir kesimi üzerinde etkisi bulunan bir siyasetçi neden hâlâ cezaevinde?
Eğer amaç demokratik siyaseti güçlendirmekse, farklı toplumsal kesimlere ulaşabilen aktörlerin hareket alanı neden hâlâ bu kadar dar?
Eğer amaç kalıcı bir çözümse, çözümün toplumsal karşılığını büyütebilecek siyasi aktörlerden neden daha fazla yararlanılmıyor?
Bu soruların artık açık biçimde tartışılması gerekiyor. Burada Demirtaş’a özel bir ayrıcalık tanınmasından söz etmiyorum. Hukukun kişilere göre değiştirilmesini de savunmuyorum.
Tam tersine… İhtiyaç duyulan şey kişilere göre değişmeyen, açık, öngörülebilir ve herkese uygulanabilir bir hukuk düzenidir.
Çünkü gerçek normalleşme, belirsizliklerin üzerine kurulamaz. Normalleşme, açık kurallar ve öngörülebilir bir hukuk düzeni ister.
***
MESAJIN KENDİSİ DE ÖNEMLİ?
Demirtaş ve Selçuk Mızraklı’nın Meclis’e gönderdikleri mesaj bu açıdan ayrıca dikkat çekici. Mesajda sürecin “bölünme, ayrışma süreci ya da ucuz pazarlıklara dayalı bir al ver süreci” olmadığı vurgulanıyor. Amaç ise “86 milyonun huzurunu, refahını, kardeşliğini güçlendirmek” olarak tarif ediliyor.
Bu ifadeler, sürecin yalnızca belirli bir toplumsal kesimin meselesi olarak görülmediğini gösteriyor. Daha da önemlisi, 40 yıllık çatışmanın toplumda bıraktığı yaralara dikkat çekiliyor.
Sürecin zafer görüntülerine ya da kaybetme duygusuna ve kaygısına yol açmadan, vakur, olgun, erdemli bir duruşla yürütülmesi gerektiği belirtiliyor.
Bence bu, sürecin başarısı açısından kritik bir yaklaşım. Çünkü barış, bir tarafın kazandığı, diğer tarafın kaybettiği duygusu üzerine kurulamaz.
Bir toplumun yarısını sevindiren, diğer yarısını endişelendiren bir süreç kalıcı barış üretemez. Gerçek başarı, toplumun tamamının kendisini bu yeni dönemin içinde görebilmesidir.
Mesajın sonunda yer alan şu ifade de ayrıca önemli: “Barışa katkı sunan, bu yangına bir damla su taşıyan herkesten Allah razı olsun, çıkacak olan yasa hayırlara vesile olsun.”
Bu, sürece sırtını dönmüş bir aktörün dili değil. Tam tersine, sürecin desteklendiğini ve çıkacak yasanın barışın önünü açması temennisini açıkça ortaya koyuyor.
O hâlde şu soruyu sormak gerekiyor: Sürecin toplumsal desteğini büyütmek için hangi siyasi kanalları kullanacağız?
***
MESELE DEMİRTAŞ’TAN İBARET DEĞİL
Aslında bütün tartışmayı yalnızca Demirtaş üzerinden yürütmek de eksik olur. Çünkü mesele bir kişinin siyasi geleceğinden çok daha büyük. esele, Türkiye’nin Kürt meselesini demokratik yollarla çözme kapasitesidir. Mesele, farklı toplumsal kesimler arasında yeniden siyasi ve toplumsal köprüler kurabilmektir.
Mesele, 40 yıllık çatışmanın oluşturduğu güvensizliği ortadan kaldıracak yeni bir siyasi dil geliştirebilmektir. Bunu yaparken siyasi aktörlerin ağırlığını yalnızca bizim onlara duyduğumuz sempati üzerinden ölçemeyiz.
Kimi bir toplumsal kesime ulaşır. Kimi karşı tarafın güvenini sağlar. Kimi kaygıları yatıştırır. Kimi toplumun başka bir kesimine süreci anlatabilir.
Başarılı bir çözüm süreci, bütün bu kanalları kullanabilme becerisine bağlıdır. Bu nedenle Demirtaş meselesini yalnızca “serbest bırakılsın mı, bırakılmasın mı?” tartışmasına indirgemek, asıl meseleyi ıskalamaktır.
Asıl soru şudur! Türkiye, önündeki yeni süreçte bütün siyasi imkânlarını kullanabilecek kadar cesur davranabilecek mi?
Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir. Barış, siyasetin konuşabilmesidir. Toplumun birbirini dinleyebilmesidir. Devletin çözüm için gerekli kanalları açık tutabilmesidir. Ve gerektiğinde, siyasi olarak hoşlanmadığı aktörlerle bile konuşabilme cesaretidir.
***
Demirtaş’ı görmeden, Demirtaş’ın temsil ettiği siyasi ve toplumsal gerçekliği görmeden bu kanallardan birini eksik bırakırsınız.
Mesele Demirtaş’a bir iyilik yapmak değildir. Mesele Türkiye’ye bir fırsat vermektir. Ve belki de bugün sorulması gereken en temel soru hâlâ aynı:
Türkiye gerçekten yeni bir süreç başlatmak istiyor mu? Eğer cevap “evet” ise, o zaman bu sürecin gerektirdiği siyasi cesareti de göstermek zorunda.
Çünkü barış yalnızca masaya oturmakla başlamaz. Bazen barış, o masada kimlerin olması gerektiğine cesaretle karar vermekle başlar.
***
GÜNÜN SÖZÜ
Barış, herkesin aynı şeyi düşünmesi değil; birbirinden farklı düşünenlerin aynı masada konuşabilmesidir.
Ömer Büyüktimur - Önceki Yazıları
-
İLK MAÇIMIZ RAKİPLE DEĞİL, KENDİMİZLE!
12 Ağustos 2026
-
ASAYİŞ RAKAMLARI, ALGILAR VE HUZUR ARAYIŞI!..
10 Ağustos 2026
-
BİR ÇOCUĞUN HAYATINA DOKUNMAK!
08 Ağustos 2026
-
SİLAHLAR SUSARSA SÖZ, MİLLETE KALIR!
07 Ağustos 2026
-
TARİH BİZE EMANET, UNUTMAK BİZE YAKIŞMAZ?…
06 Ağustos 2026