Kategoriler
Köşe Yazısı 10 Eylül 2026, Perşembe
AnasayfaYazarlar › Ömer Büyüktimur
Köşe Yazısı Ömer Büyüktimur 07 Eylül 2026, Pazartesi

VATANDAŞIN BÜTÇESİ KARARMADAN PAZAR KARARIYOR!

Enflasyon canavarı bel büktürüyor… Hayat pahalılığı ve gelir adaletsizliği vatandaşa diz çöktürüyor. Hele ki önlenemez seri zamlar karşısında, çaresizlik büyüyor!

Ekmek artık aslanın ağzında değil, midesinde! Bir ekmeğin fiyatı 25 liraya dayanmış durumda. Yakıt üç haneli rakamlara tırmanıyor. Ulaşım, elektrik, doğal gaz ve su, zam kulvarında at başı koşuyor.

Asgari ücretlinin hali, emeklinin sürünme durumu, memurun ve çalışanın “Geçinemiyoruz!” çığlığı… Her gün sokaklarda yükselen tepkiler… Ama soruna çözüm üreten, sırtı dönük!..

                                                       

***

 

 

Kısacası hayat, geçinilmez ve çekilmez bir seyrüseferde! Bir de fırsatçılık var ya… Kim kimi kazıklayabilirse! Marketlerde etiket terörü, pazarlarda serbest piyasa libaslı zamlama… Vatandaşın cebine uzanan elin haddi hesabı yok!

TÜİK’in açıkladığı rakamlar da cabası… Kurumun veri üretme süreçlerine yönelik eleştiriler, artık yalnızca ekonomik bir tartışma olmaktan çıkmış, güven meselesine dönüşmüş durumda. Üstelik bu tartışma yargıya da taşınmış durumda. TÜİK’in enflasyon verilerine ilişkin hukuk mücadelesini sürdüren Önder Tekin, Anayasa Mahkemesi kararının ardından dosyayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıyacağını açıkladı.

Nitekim dün hükümetin açıkladığı Orta Vadeli Ekonomik Program’da enflasyon tahmini yüksek tutuldu. Yani enflasyon canavarı iştah kesmiyor. Vatandaşın sorusu belli:

“Benim mutfağımda yaşadığım hayat pahalılığı ile açıklanan rakamlar neden bu kadar farklı? Arada Cudi Dağı kadar mesafe var!”

 

***

 

 

İşte Söz Gazetesi’nin hafta sonu manşetinde yer alan, Filiz Yaşa ve M. Emin Fidan imzalı “Gün sonu ucuzluk” haberi, bu sorunun çarşı ve pazardaki karşılığını ortaya koyuyor.

Artan yaşam maliyetleri, vatandaşın alışveriş alışkanlığını da değiştirmiş. Sabahın seçme ürünleri, akşamın hesaplı tezgâhlarına bırakıyor yerini… Pazarcı esnafı elindeki ürünü bitirmek istiyor, vatandaş da bütçesine göre alışveriş yapmaya çalışıyor.

Ne var bunda, denilebilir… Var! Çünkü mesele yalnızca birkaç liralık indirim değil. Vatandaş artık ne alacağını değil, ne zaman alacağını da hesap ediyor.

Haberde pazarcı esnafı Süleyman Aytaş, kışlık sezonun başladığını, vatandaşın pazara yoğun ilgi gösterdiğini belirtiyor. Patlıcanın 30-40 lira, karpuzun 10 lira, domatesin ise yaklaşık 25 lira civarında olduğunu söylüyor. Geçen yıla göre fiyatların hemen hemen aynı kaldığını, maliyetler yükselse de satış fiyatlarının değişmediğini vurguluyor.

 

***

 

 

Esnafın maliyetleri elbette önemli. Ama vatandaşın da bir hesabı var.

“Geçen yıl da bu fiyattı” demek, bugün o fiyatın uygun olduğu anlamına gelir mi?

Gelir aynı hızla artmadıysa, alım gücü gerilediyse, aile bütçesi her ay biraz daha sıkışıyorsa… Fiyatın değişmemesi neden yeterli olsun?

Haberde vatandaşın sesi de var. Kışlık domates ve biber almak için pazara gelen Fatma Doru, gündüz ve akşam fiyatları arasındaki farka dikkat çekiyor. Akşam saatlerinde esnafın elindeki ürünü bitirmek için fiyat düşürdüğünü, bunun da bütçelerine daha uygun alışveriş yapmalarını sağladığını anlatıyor.

Birkaç liralık farkın bile aile bütçesinde önemli hale geldiğini söylüyor.

Kurutmalık patlıcan ve biber almak için pazara gelen Mehmet Yaşar ise esnafın “uygun” değerlendirmesine katılmıyor:

“Pazarcıya sorsanız fiyatın uygun olduğunu söyler tabii, ama bize göre fiyatlar çok da uygun değil açıkçası. Bu yüzden biz de en uygun zamanı kolluyoruz.”

 

***

 

 

İşte meselenin özü bu! Esnaf maliyetine bakıyor. Vatandaş cebine…

Biri “Normal” diyor, diğeri “Bize göre değil”… Peki, bu iki gerçeklik neden artık aynı noktada buluşamıyor?

Kışlık alışveriş, sıradan bir pazar alışverişi değil. Domates, biber, patlıcan… Konserve, salça, kurutmalık… Bir seferde daha fazla ürün alınıyor. Ama bugün vatandaşın hesabı başka:

“Ne kadar alırsam bütçem yetebilir?”

Bir zamanlar kışlık hazırlık, evin bereketiydi. Şimdi ise birçok aile için “Ne kadarını karşılayabilirim?” hesabına dönüşüyor.

İşte hayat pahalılığının en ağır tarafı da bu değil mi?

İnsanın ihtiyacını değil, ihtiyacından ne kadar vazgeçebileceğini hesaplaması…

 

 

***

 

 

Elbette her fiyat artışını fırsatçılıkla açıklamak doğru olmaz. Ama vatandaşın yaşadığı başka bir gerçeklik daha var: Etiket terörü!

Bir yerde 30 lira olan ürün, başka bir yerde neden 50 lira?

Bir gün önce alınan ürün, ertesi gün neden bambaşka bir fiyatla karşılaşıyor?

Maliyet artışı varsa, bunun tüketiciye yansıması ne kadar? Bu fiyat artışlarının ne kadarı gerçekten maliyet kaynaklı, ne kadarı fırsatçılığın sonucu?

İşte bu soruların cevabı yalnızca vatandaşın değil, denetim kurumlarının da sorumluluğunda.

Çünkü serbest piyasa, “Kim kimi kazıklayabilirse” anlayışı değildir. Serbest piyasa, kuralları olan bir sistemdir. Tüketicinin korunması, fiyatların şeffaf olması, haksız uygulamaların denetlenmesi gerekir.

Aksi halde “serbest piyasa” söylemi, vatandaşın sırtına yüklenen her türlü fiyat artışının bahanesine dönüşür.

 

***

 

 

OKULLAR AÇILIYOR, VELİLERİN YÜKÜ AĞIRLAŞIYOR!

Unutmadan…

Okullar 14 Eylül’de açılıyor. Ailelerde, velilerde hummalı bir hazırlık var. Kayıt, kayıt yenileme, kırtasiye, kitap, defter, giysi…

Her biri ayrı bir masraf.

Ama son günlerde velilerden gelen şikâyetler de dikkat çekici. Özellikle bazı okullarda kayıt ücreti, bağış ya da farklı kalemler adı altında velilere yük çıkarıldığı iddiaları konuşuluyor.

Burada çok açık bir soru sormak gerekiyor:

Eğitim hakkı, velinin ödeme gücüne göre mi şekillenecek?

Devlet okullarında kayıt yaptırmak, kayıt yenilemek ya da çocuğunu okula göndermek isteyen bir veli, neden sürekli yeni bir ödeme kalemiyle karşılaşmak zorunda kalsın?

Eğer ortada gerçek bir ihtiyaç varsa, bunun şeffaf biçimde açıklanması gerekir. Eğer bir uygulama mevzuata aykırıysa, bunun denetlenmesi gerekir.

Velinin çaresizliğinden yararlanmak, hangi gerekçeyle meşrulaştırılabilir?

 

***

 

 

Bir başka konu da okul kitapları, defterleri, giysileri ve okul armaları…

Bu yıl yeniden zorunlu hale getirildiği belirtilen okul armaları konusunda da velilerden çeşitli şikâyetler geliyor.

Bazı okul idarecileriyle firmalar arasında, öğrencilerin belirli adreslere yönlendirilmesi üzerinden bir işbirliği ya da ticari ilişki olduğu iddiaları dile getiriliyor.

Burada da soru çok net:

Okul yönetimi, öğrenciyi belirli bir firmaya yönlendirebilir mi?

Velinin seçme hakkı nerede başlar, nerede biter? Okul arması, kıyafet ya da kırtasiye gibi ihtiyaçlar üzerinden bir rant düzeni oluşmasına izin verilebilir mi?

Servisler konusunda da benzer iddialar var. Veliler, öğrencilerin belirli servis firmalarına yönlendirildiğini söylüyor.

Peki, bu yönlendirmeler hangi kriterlere göre yapılıyor? Şeffaflık var mı? Rekabet var mı? Velinin özgürce tercih yapma hakkı korunuyor mu?

Bunlar, cevaplanması gereken sorular.

 

***

Bizim yaptığımız, vatandaşın sesini duyurmak.

Gelen şikâyetleri, tepkileri ve eleştirileri ilgili ve yetkili mercilere aktarmak. Bir başka ifadeyle, vatandaşla yetkili arasında köprü olmak.

Ama bu köprünün bir de diğer tarafı var. O da yetkililerin sorumluluğu… Şikâyetleri dinlemek. İddiaları araştırmak. Gerekiyorsa denetim yapmak. Ve sonuçları kamuoyuyla paylaşmak.

Çünkü vatandaşın sorusu şu:

“Biz söylüyoruz, peki siz ne yapıyorsunuz?”

Bu soru artık ertelenebilecek bir soru değil.

***

Bugün pazarda akşam saatlerini bekleyen vatandaşın hali, aslında memleketin ekonomik tablosunun küçük bir fotoğrafı.

Bir tarafta maliyetler… Bir tarafta gelirler… Bir tarafta zamlar… Bir tarafta geçim derdi… Ve bütün bunların ortasında, “Biraz daha ucuza alabilir miyim?” diye bekleyen insanlar…

Manzara gerçekten dedirtiyor insana: Vay memleketin haline vay!

Ama bu tabloyu yalnızca seyretmek yetmez. Soruları sormak gerekir. Sorgulamak gerekir. Denetlemek gerekir. Ve en önemlisi, vatandaşın yaşadığı sıkıntıyı görmezden gelmemek gerekir.

Çünkü hayat pahalılığı yalnızca ekonomik bir mesele değildir. İnsanın sofrasına, çocuğunun okuluna, ailesinin geleceğine dokunan bir meseledir.

 

Ve vatandaş artık haklı olarak soruyor.

“Bu yük ne zaman hafifleyecek?”

“Bu hayat ne zaman geçinilebilir hale gelecek?”

“Ve biz ne zaman yalnızca hayatta kalmayı değil, insanca yaşamayı konuşacağız?”

 

***

GÜNÜN SÖZÜ

Vatandaşın sofrası küçülüyorsa, memleketin derdi büyüyor demektir.

Paylaş
Ömer Büyüktimur - Tüm Yazıları →