ONLAR BİRER KAN EMİCİ VAMPİRLERDİR!
Sokağın siyasi nabzını yoklarken, insanların gündelik hayatında karşılaştığı ve çoğu zaman yüksek sesle dile getirmeye çekindiği meselelerden biri de TEFECİLİK…
Üstelik bu mesele, yalnızca birkaç kişinin yasa dışı para alışverişinden ibaret değil. Tefecilik; ekonominin bozulduğu, insanların gelirleriyle giderleri arasındaki makasın açıldığı, hukuka ve adalete olan güvenin zedelendiği, sosyal dayanışmanın zayıfladığı ve çaresizliğin büyüdüğü toplumlarda kök salan bir toplumsal tahakküm biçimidir.
Ben bu konuda yıllardır yazıyorum. Her defasında da aynı gerçeğin altını çiziyorum. Tefeciliği yalnızca tefeciyi yakalayarak kökünü kurutamazsınız.
Bir büro kapanır, başka bir ofis açılır. Bir isim soruşturmaya uğrar, başka bir isim piyasaya çıkar. Bir kuyumcu kapanır, başka biri açılır. Sorun yalnızca görünen kişide değil, o kişiyi besleyen zemindedir.
***
Tefecinin asıl sermayesi ve vampir misali kan emiciliği para değil, insanların içine düştüğü çaresizliktir!
Şöyle bir etrafımıza bakalım… Yoğun şekilde kök saldığı alanların başında hiç kuşkusuz Diyarbakır’ın kırsal kesimleri ve ilçeleri geliyor.
Özellikle ekonomisi tarıma dayalı bölgelerde bu durum daha da belirgin. Tarım ekonomisinin kendine özgü bir döngüsü vardır. Çiftçi bugün üretim yapar, parasını aylar sonra alır. Tohum, gübre, mazot, ilaç ve işçilik bugün ödenir; ürünün parası ise çoğu zaman hasattan sonra gelir.
Finansmana erişemeyen, bankadan kredi alamayan veya mevcut borçları nedeniyle yeni kredi kullanamayan insan, tam bu noktada başka bir kapıya yönelmenin çaresizliği içerisindedir.
O kapının arkasında ise maalesef tefeci vardır. İlk başta masum görünen o para, zamanla insanın boynuna geçirilen bir ilmeğe dönüşür. Borç büyür. Faiz büyür. Faizin faizi gelir. Hasat gelir, ürün satılır ama para yine yetmez. Çünkü tefecilikte asıl mekanizma borcun kapanması değil, borcun devam etmesidir.
***
Borç bazen para meselesi değildir; güç meselesidir.
Bu nedenle tefeciliği yalnızca “açgözlü insanların işi” olarak görmek eksik kalır. Elbette burada ağır bir ahlaki sorun vardır. Bir insanın çaresizliğinden para kazanmak insan onuruna aykırıdır.
Ancak mesele yalnızca ahlak değildir. Mesele ekonomidir. Gelir dağılımıdır. İstihdamdır. Finansmana erişimdir. Tarım politikalarıdır. Küçük esnafın ayakta kalabilmesidir. Sosyal devletin gücüdür. Hukukun işlerliğidir.
Bir insan bankadan makul şartlarda kredi kullanamıyor, üretimini sürdürebilmek için gerekli sermayeyi bulamıyor ve sonunda kapısını tefeciye çalıyorsa, burada yalnızca o insanın tercihini konuşamayız.
Sistemin de sorumluluğunu konuşmak zorundayız. İnsanları tefeciye iten şartları görmezden gelerek tefecilikle mücadele edemeyiz.
***
Borç kelimesi ekonominin soğuk bir kavramı gibi görünür. Oysa borcun arkasında çoğu zaman bir hayat vardır.
Bir çiftçinin tarlası… Bir esnafın dükkânı… Bir ailenin evi… Bir gencin kurmaya çalıştığı iş… Bir annenin çocuklarının geleceği…
Bir babanın ailesine karşı sorumluluk duygusu… Ve bazen bütün bunların karşısında duran tek bir rakam. BORÇ..
Borç büyüdükçe ekonomik sorun, insanın psikolojik dünyasını da kuşatır. Önce utanma başlar. Sonra saklama… Telefonlara cevap vermeme… Aileden gizleme… İnsanların yüzüne bakamama…
Ardından korku ve çaresizlik gelir. Böylece ekonomik bir mesele, sosyal ve psikolojik bir yıkıma dönüşebilir.
***
Gazetelerin bir köşesinde küçük bir haber görürüz. “Borç anlaşmazlığı nedeniyle cinayet.”
Bir süre konuşulur. Sonra unutulur. Ama geride kalan aile unutmaz. Çocuklar unutmaz. Anne-baba unutmaz.
Bir borcun açtığı yara, bir gazete haberinin ömründen çok daha uzun sürebilir. Asıl üzerinde düşünmemiz gereken meselelerden biri de budur.
***
Ürkütücü olan şey, toplumun bir kötülüğü kanıksamasıdır. Öyle ya o kötülük zamanla sıradanlaşır ve bu kirli çark meşruymuş gibi algılanmaya başlar.
Bugün bir insanın çaresizliğinden yüksek faizle para kazanmayı normal görürsek, yarın başka bir insanın çaresizliğini sömürmeyi de normalleştirmiş oluruz.
Medeniyet dediğimiz şey tam da burada başlar. Güçlü olanın zayıfı ezmemesinde.
Parası olanın çaresiz olanı sömürmemesinde. İhtiyacı olan insanın çaresizliğinin bir kazanç kapısına dönüştürülmemesinde. Tefeciliğin bir başka tehlikeli boyutu ise ekonomik gücün zamanla sosyal ve siyasi güce dönüşebilmesidir.
Para sahibi olmak bazı çevrelerde yalnızca ticari bir güç anlamına gelmez. Para; insan ilişkilerini, çevreyi, itibarı ve zaman zaman yerel güç dengelerini de etkileyebilir.
Borçlandırılan insan yalnızca parasını kaybetmez. Bazen iradesini de kaybeder. Aile üzerinden baskı kurulabilir. İş ilişkileri üzerinden baskı kurulabilir. Sosyal çevre üzerinden baskı kurulabilir.
İşte bu noktada tefecilik, sıradan bir ekonomik suç olmaktan çıkar ve toplumsal tahakküm aracına dönüşür.
***
Üstelik tefeciliğin görüntüsü de değişmiştir.
Bugün hâlâ insanların zihninde karanlık bir oda, eski bir masa ve elinde hesap defteri bulunan bir tefeci canlanıyor. Tefecilik artık bürolara, ofislere, lüks rezidanslara ve gösterişli hayatlara da girebilir.
Kartvizit basabilir. Kendisine iş insanı diyebilir. Fakat para kazanma yöntemi değişmediyse, görüntünün değişmiş olması gerçeği değiştirmez.
İnsan sömürüsü, lüks bir ofiste yapıldığında daha masum hale gelmez. Burada önemli olan bir kişinin zengin görünmesi değildir.
Önemli olan o servetin nasıl kazanıldığıdır.
Tefecilik konusunda siyasetin de üzerine düşen ciddi görevler vardır. Vatandaşın kayıt dışı finansman kaynaklarına mahkûm olmayacağı ekonomik şartları oluşturmak…
Küçük esnafı ve üreticiyi koruyacak finansal mekanizmaları güçlendirmek… Tarımsal üretimin finansman sorununu çözmek… Sosyal devlet mekanizmalarını güçlendirmek… Ve hukuk devletini gerçekten işletmek…
Çünkü insanın adalete güvenmediği yerde, güçlü olan kendi hukukunu yaratmaya başlar. Tefecinin borçlu üzerindeki gücü de çoğu zaman yalnızca parasından gelmez.
“Bana bir şey olmaz” duygusundan gelir.
***
Eğer bir toplumda suç işleyen kişi yakalanmayacağına veya yaptığının karşılığını görmeyeceğine inanıyorsa, o suç büyür.
Bu nedenle tefecilikle mücadelede etkin, hızlı ve caydırıcı bir hukuk mekanizması olmazsa olmazdır.
Fakat önemli bir ayrımı da gözden kaçırmamak gerekir. Tefeciliği doğuran şartları anlamak, tefeciliği mazur görmek değildir.
Yoksulluk, işsizlik, gelir adaletsizliği, kayıt dışı ekonomi, finansmana erişim güçlüğü ve üreticinin korunamaması tefeciliğin zeminini güçlendirebilir.
Ama hiçbir ekonomik sıkıntı, insanın çaresizliğini sömürmeyi meşru hale getirmez. Tam tersine, şartlar ne kadar ağır olursa olsun toplum olarak bir kırmızı çizgi koymak zorundayız. Bir insanın çaresizliği, başka bir insanın kazanç kapısı olamaz.
Bu nedenle tefecilikle mücadele yalnızca polis operasyonlarından ibaret değildir. Polis görevini yapacak. Savcı soruşturacak. Mahkeme yargılayacak. Hukuk gereğini yerine getirecek.
Ama bunun yanında üreticiyi güçlendirecek, küçük esnafı koruyacak, finansmana erişimi kolaylaştıracak, kayıt dışılığı azaltacak ve sosyal devlet mekanizmalarını güçlendirecek politikalar da hayata geçirilmelidir.
Çünkü tefeciliğin kökünü kurutmak istiyorsak, yalnızca tefeciyi değil, tefeciyi besleyen çaresizliği de ortadan kaldırmak zorundayız.
***
Bir insanın dara düştüğü anda elinden tutmak insanlıktır. Ama o insanın çaresizliğini fırsata çevirip onu borç batağına sürüklemek insanlık değildir.
Bir çiftçinin hasat umudunu… Bir esnafın dükkânını… Bir ailenin evini… Bir gencin geleceğini… Kâr hesabına çevirmek ekonomik faaliyet değil, insan hayatının sömürüsüdür.
Mesele yalnızca bir borcun kapanması değildir. Mesele, insanın borç karşısında onurunu ve hayatını kaybetmeyeceği bir toplum kurabilmektir.
Boşuna söylenmiş bir söz değil..
Toplumun gerçek gücü, zenginin ne kadar kazandığıyla değil; çaresiz olanın ne kadar korunduğuyla ölçülür. Aksi durum; vampirleştirir!
***
GÜNÜN SÖZÜ
Tefeci para vermez; çaresizliğe faiz biçer.
Ömer Büyüktimur - Önceki Yazıları
-
VEKİLLERİN DÜŞTÜĞÜ HALLER!…
22 Ağustos 2026
-
İKİ TAKIMIN, HAL-İ VAZİYETİ!
21 Ağustos 2026
-
YAZIKLAR OLSUN!..
19 Ağustos 2026
-
SAHADA RAKİP, GÖNÜLLERDE KARDEŞLİK!
18 Ağustos 2026
-
SOKAĞIN SÖYLEDİĞİ, BARIŞIN EŞİĞİNDE BEKLEYENLER!
17 Ağustos 2026