Kategoriler
Köşe Yazısı 09 Eylül 2026, Çarşamba
AnasayfaYazarlar › Reyhan Alkar Karlıdağ
Köşe Yazısı Reyhan Alkar Karlıdağ 09 Eylül 2026, Çarşamba

KENT KÜLTÜRÜ DÜN VE BUGÜN

Zaman, adımlarını en çok da yaşadığımız sokakların ve hayatı paylaştığımız mekânların üzerinde hissettiriyor. Bundan otuz kırk yıl öncesine, 1980’lerin ve 90’ların mahallelerine geriye dönüp baktığımızda, taş binalardan çok daha fazlasını, insan ruhuna ilmek ilmek dokunan bir hayat ritmini görüyoruz.

O yıllarda mahalle, daracık sokaklar sadece bir coğrafya ya da evlerin dizildiği caddeler değildi; sınırları çitle değil, gönül birliğiyle çizilmiş devasa bir oturma odasıydı.

Kapı önleri, ahşap pencere pervazları, bakkal önündeki tahta sandalyeler ve mahalle kahvesi... Mekânın ruhu, komşunun çorba kokusuyla harmanlanır, kapısı çalınmadan girilen evlerin mahremiyeti sevgiyle korunurdu.

İnsan ilişkileri "yüz yüze" olmanın ötesinde "gönül gönüle" bir yakınlık taşırdı.

Ve koca bir mahallede herkesi birbirini tanırdı. Diyarbakır Bağlar da başlayan çocukluğum sonraki yıllarda Lise Caddesine taşındı, Lise Caddesi dönemin en lüks semtlerindendi lakin yaşayanlar ve yaşam biçimleri gayet mütevazıydı.

Bakkal, kasap, tuhafiye, kırtasiye ne kadar esnaf varsa hepimiz akraba gibiydik. Kollektif bir yaşam biçimimiz vardı.

Çocukken ilk pringles’ın (cips) piyasaya sürüldüğünü Polat Market’in sahibi Hüseyin abiden öğrenirdik, sosyal medyadaki influcerlardan değil.

Etlerimiz Avşar kasabı Akif abidendi barkodsuz, fiyat falan da sormazdık.

Bugün aynı apartmanda oturduklarımızı tanımıyoruz. Mekân genişledi ilişkiler daraldı. Mekânın enerjisi sıcak, geçirgen, cömert ve hepsinden önemlisi insani bir yakınlığa sahipti.

Yüksek güvenlikli sitelerin, kartla girilen çelik kapıların ve yüksek duvarların ardına çekildik. Siteler kameralarla izlenir oldu eskiden dış dünyadan bu kadar korkulmazdı hatta Diyarbakır Sur da kapılar kilitlenmezdi.

Sokak artık çocukların neşeyle koşuşturduğu bir oyun alanı değil; sadece A noktasından B noktasına ulaşmak için hızla geçilen bir transit koridor.

Bu dönüşümün en büyük kırılma noktalarından biri şüphesiz kamusal alanın nitelik değiştirmesi ve Alışveriş Merkezlerinin (AVM) hayatımızın merkezine yerleşmesi oldu.

Eskiden kamusal alan; meydanlardı, parklardı, çınar altları ve mahalle pazarlarıydı. 

Orada zenginle fakir, yaşlıyla genç aynı gökyüzünün altında eşitlenir; hayatın doğal akışı içinde karşılaşır, sohbet eder, "biz" olmayı öğrenirdi. AVM'lerin ve kapalı ticari mekânların gelişiyle birlikte insan, "yurttaş" ve "komşu" kimliğini çıkarıp "tüketici" ceketini giydi.

AVM’ler; mevsimsiz, zamansız, yapay ışıklarla donatılmış modern mabetler gibi kentlerin kalbine oturdu. Bu mekânlar bize sosyalleşmeyi vaat etti ama sunduğu şey yalnızca bir "birlikte yalnızlık" haliydi.

İnsan ilişkileri tüketim nesnesine dönüştü; bir mekânda bulunmanın değeri, orada paylaşılan duyguyla değil, ödenen adisyonla veya sosyal medyada paylaşılan bir fotoğrafla ölçülür oldu.

Eskiden mekân insanı birleştirip komşu kılarken, bugün insanı birbirinden ayıran ve yalnızlaştıran bir vitrine dönüştü.

Bunda mimari yapının da küçük bir etkisi var, tek katlı yan yana avlulu evlerde insan insana daha çok denk geliyor, rastlaşınca iki kelam doğuyor ister istemez. Ama dikey mimari bu şansı çok tanımıyor zorlamanız gerekir.

80’ler ve 90’ların en çok tercih edilen sosyalleşme aracı sinemalardı, Diyarbakır’ın önce Emek sonra Dilan sinemasının dili olsa da konuşsa ben yetişemedim ama Saray ve Emek Sinemalarının açık hava sineması da varmış.

Oraya da yine komünal halde gidilir film izlenirmiş. Şimdi çok daha steril ortamlarda AVM’lerde izliyoruz tabi ki ama ÖZ ve MÂNÂ eksik.

Evet hepimiz sosyalleşmek adına şimdinin caf caflı mekanlarında oturuyoruz illaki ama hepimiz eskiyi özlüyoruz, dönemin ruhunu belki o sıcaklığı.

Toplum yapısı her 30 yılda bir değişime uğruyor, o değişimin içinde istesek de istemesek de savruluyoruz. Teknoloji, bilişim dünyasındaki değişiklikler, mimari değişimler, eşyaların şekilsel olarak değişimi (örneğin 70 yıl önceki sokak lambaları işlemeli bir sanat eseri gibiyken şimdiki sadece krom bir direk) bu olguların hepsi yaşam biçimimize işliyor.

İbnü’l Arabi’yi hatırladım eşyanın da bir canı var diyor, dümdüz asfaltlar, renksiz cumbasız desensiz evler, dümdüz betonlar estetikten yoksun sade kapılar, bizi de dümdüz ve ruhsuz kılmış olabilir mi?

Paylaş
Reyhan Alkar Karlıdağ - Tüm Yazıları →