Zira mesele yalnızca bugün elde edilen bir imkânın nasıl değerlendirildiği değil; bu kurumun yarınlara nasıl taşınacağı, hangi anlayışla yönetileceği ve kamu kaynaklarının hangi ölçütlerle kullanılacağıdır.
Bugün ise aynı meselenin bir başka yüzüne bakıyorum: “kaymaklı” makam tevdiileri!..
Bakalım, bu makamlar kimlere, hangi gerekçelerle veriliyor?
Son dönemdeki atama ve görevlendirmelere bakınca, insan ister istemez soruyor.
Bu makamlar neye göre dağıtılıyor?
Liyakat mi, yakınlık mı? Akademik birikim mi, siyasi nüfuz mu? Yoksa bütün bunların yerine “benim adamım olsun” anlayışı mı geçiyor?
Dünkü yazıda petrol meselesi üzerinden “Bu nimet, kimin nimeti?” diye sormuştum.
Bugün de soruyorum; “bu makamlar, kimin makamı?”
Çünkü üniversite dediğimiz kurumda makamlar, şahsi tasarruf alanı değildir. Her atama, yalnızca bir kişinin görevlendirilmesi değil; bir akademik yapının, bir idari düzenin ve nihayetinde kurumun geleceğinin şekillendirilmesidir.
Malum, “Meyve veren ağaç taşlanır.” Ama üniversitelerde meyve veren ağaçların taşlanması değil, korunması gerekir.
***
Mesele yalnızca bir makamın kime verildiği de değildir.
Asıl mesele, bilimin ve kurumun geleceğidir.
Ne var ki Dicle Üniversitesi’nde yaşananlar, “Bu kadarı da fazla” dedirtiyor. Ve bu soruların daha yüksek sesle sorulmasını gerektiriyor:
Kimse yok mu?
Rektör Kamuran Eronat döneminde başlayan ve kamuoyunda tartışmalara neden olan akraba ilişkileri, bugün de farklı isimler üzerinden tartışılıyor.
“Akraba imparatorluğu” sözü boşuna söylenmiş değilmiş gibi!
Eee, baldızını akçeli işlerin başına, ihalelerin organizasyonuna getiren rektörden geri kalınır mı?
Ne mümkün!
***
Baksanıza, atamalara…
Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu Müdürlüğüne, kadrosunda çok sayıda öğretim üyesi bulunmasına rağmen, kim atanıyor?
İddiaya göre, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Siraç Özerdem’in eniştesi Prof. Dr. V. A.
Kendisi Tıp Fakültesi’nde görev yapıyor.
Peki, bu makama atanmasının akademik ve idari gerekçesi nedir?
Salt bu mu?
Yeni kurulan Yabancı Diller ve Turizm Fakültesi’ne de dışarıdan atama yapılıyor.
O isim de Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi’nden Matematikçi Prof. Dr. E. P.
Gel de söylenme!
Soru net:
Turizm alanında profesör kadrosunda öğretim üyeleri bulunurken, neden başka bir alandan atama yapılıyor?
Deyin hele!
***
Üstelik fakülte bünyesinde büyük bir heyecanla açılan Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü, ilk kez bu yıl öğrenci aldı.
Tam da böyle bir dönemde, fakültenin akademik yapılanmasında hangi ölçütler esas alınıyor?
Sormak hakkımız.
Lakin “akraba imparatorluğu” tartışması, bu hakkın kullanılmasını dahi gölgede bırakıyor.
“İşin ehline verilmesi” gerektiğini söyleyen çıkar.
Biz de soralım:
Bu atamalarda hangi ehliyet ölçüsü esas alındı?
Çünkü ortada cevap bekleyen sorular var.
Ve kamuoyunun görmek istediği şey, “Benim adamım olsun” anlayışının değil, liyakatin egemenliği.
***
Hal-i durum salt bununla da sınırlı değil.
Tıp Fakültesi’ndeki yönetim ve hastane başhekimliğindeki görevlendirmeler de aynı tartışmaların gölgesinde seyrediyor.
Genel Sekreter’in birinci yakını…
İnsan sormadan edemiyor:
Bu kadar tesadüf de fazla değil mi?
“Ne oluyor arkadaş?” diye soranlar yok mu?
Var elbette.
Ama maalesef, çoğu zaman siyasi nüfuz duvarına çarpıyor.
Kimin ablası eski vekil, kimin abisi bilmem ne!
“Bal tutan parmağını yalar” sözü, makamların dağıtımında bir ölçü haline gelmiş gibi.
***
Ehil ve liyakatten söz etmek anlamsızlaşıyor.
Oysa üniversite dediğimiz kurum, kişisel yakınlıkların değil; bilginin, emeğin, akademik birikimin ve ehliyetin öne çıkması gereken yerdir.
Bir öğretim üyesinin yıllarca emek vererek geldiği noktada, başka bir alandan yapılan atama karşısında soru sorması kadar doğal ne olabilir?
Üstelik bu sorulara cevap vermek, üniversite yönetiminin de hakkıdır, sorumluluğudur.
Hangi kriterler esas alındı?
Neden ilgili alanda uzman isimler yerine başka alanlardan atamalar yapıldı?
Yakınlık ilişkileri bu tercihlerde ne kadar etkili oldu?
Soru çok…
Hani bir söz vardır:
“İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır.”
Kurumları yönetenler, kendi kendilerine şu soruyu soruyorlar mı?
“Bu atamayı, yakınım olmayan biri için de aynı gerekçeyle yapar mıydım?”
Cevap evet ise, mesele yok.
Ama cevap hayır ise, işte orada durup düşünmek gerekir:
Ey bizim zat-ı muhteremler!
Dicle Üniversitesi, kimsenin şahsi çiftliği değildir.
Bu kurum, Diyarbakır’ın, bölgenin ve Türkiye’nin üniversitesidir.
“Adam kayırma değil, adam yetiştirme” anlayışıyla yönetilmelidir.
***
Artık mesele, kimin yakınına hangi makamın verildiği kadar, bu makamların hangi ölçütlerle verildiğinin açıklanması değil mi?
Liyakat varsa, ortaya konur. Akademik gerekçe varsa, açıklanır. Atamanın dayanağı belliyse, kamuoyuna anlatılır.
Yok eğer bütün bunların yerine yakınlık ilişkileri konuşuluyorsa, o zaman soruların da cevaplanması gerekir.
Dicle Üniversitesi’nde: makamlar kime, liyakat kime?
Yanıt şart!
Yoksa bu gidişle, Ali Baba’nın çiftliğinde bile bu kadar çok makam sahibi olmaz!
***
GÜNÜN SÖZÜ..
Bir kurumun geleceği, makamların kimlere verildiğiyle değil; o makamların hangi ölçütlerle doldurulduğuyla belirlenir.
Kaynak: Diyarbakır Söz
Yorumlar