Bir şehrin tabelasından memleket meselesi çıkarmaktan, insanların konuştuğu dili yeniden bir kavga başlığına dönüştürmekten gerçekten vazgeçmeyecek misiniz?
Bugün tartışılan şey aslında tabelada Kürtçe kullanılması değil.
Kürtçenin kamusal alanda görünür olması.
Üstelik bu, Diyarbakır’ın sokaklarında bugün ortaya çıkmış bir mesele de değil. Kürtçe yönlendirme tabelaları yıllardır var. Buna rağmen konu yeniden ısıtılıyor, siyasetin merkezine taşınıyor ve buradan ırkçı, şoven ve faşizan bir atmosfer üretilmeye çalışılıyor.
Hele Türkiye’nin yıllardır ağır bedeller ödedikten sonra “Terörsüz Türkiye” başlığı altında yeni bir dönemin kapısını aralamaya çalıştığı bir süreçte, bu tartışmaların yeniden körüklenmesi ayrıca düşündürücüdür.
Üzerinde durulması gereken nokta aslında nettir:
Türkiye’nin artık eski tartışmaları aynı biçimde yeniden üretmeye değil, yıllardır biriken sorunları normalleşme zemini içerisinde konuşmaya ihtiyacı var.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Serra Bucak’ın açıklamaları da tartışmanın merkezinde.
Bucak, dilin yalnızca bir iletişim aracı olmadığını; toplumların hafızasını, kültürünü ve tarihini taşıdığını vurguluyor. Kürtçenin yanı sıra Zazaca, Süryanice ve Arapçanın da bu coğrafyanın tarihsel zenginliğinin parçaları olduğunu ifade ediyor.
Bu yaklaşımı eleştirebilirsiniz. Katılmayabilirsiniz.
Ancak bir dili görünür kılma talebini doğrudan bölücülük, ihanet ya da devlet otoritesine meydan okuma olarak tarif etmek, tartışmayı çözmek yerine daha da sertleştirir.
Nitekim aynı siyasi zeminde farklı bir ses de yükseldi.
AK Parti Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu, Kürtçe tabelaların gündeme getirilmesinin siyasi amaç taşıdığını savunarak, tartışmanın milliyetçi seçmene mesaj verme amacı taşıdığını söyledi.
Daha da önemlisi, Kürtçe tabelaların kaldırılması yönündeki çağrılara açıkça karşı çıktı:

“Diyarbakır’daki Kürtçe tabelaları kaldırmak onların haddine değil. Öyle bir şey yapamazlar!”
AK Parti Milletvekili Osman Gökçek’in üç gün önce Diyarbakır’da yaptığı açıklamadaki şu cümle de tartışmanın başka bir boyutunu ortaya koyuyor:
“Kürtçe de bizim, Türkçe de bizim.”
Öte yandan İYİ Parti Milletvekili Ayyüce Türkeş Taş, karayollarına ait tabelalarda Türkçe dışında başka bir dil kullanılmaması gerektiğini savunarak bunu “devlete meydan okuma” olarak nitelendirdi.
Böylece mesele yalnızca bir tabela tartışması olmaktan çıkıyor; Türkiye’de dil, kamusal alan ve kimlik konularına ilişkin farklı siyasi yaklaşımlar da yeniden görünür hale geliyor.
Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dilinin Türkçe olduğu tartışmasızdır.
Devletin resmî işlemlerinin hangi dilde yürütüleceği de bellidir.
Fakat buradan, bu topraklarda yaşayan insanların konuştuğu diğer dillerin kamusal alandaki her görünürlüğünün tehdit sayılması sonucu çıkmaz.
Türkçenin güçlü olması için Kürtçenin görünmez olması gerekmiyor.
Türkçeye sahip çıkmak Kürtçeye düşmanlık etmek anlamına gelmediği gibi, Kürtçenin görünür olması da Türkçenin değerini azaltmaz.
Bir tabela devletin egemenliğini ortadan kaldırmaz.
Bir kelime ülkenin sınırlarını değiştirmez.
Bir dilin kamusal alanda görünür olması da tek başına siyasi bir statü ilanı anlamına gelmez.
Bunları birbirine bağlamak, toplumsal gerçekliği olduğundan daha tehditkâr göstermektir.
Türkiye bunu geçmişte defalarca yaşadı.
Kültür ve kimlik alanındaki pek çok talep yıllarca güvenlik penceresinden değerlendirildi. Dil, kültür ve kimlik üzerinden yürüyen tartışmalar çoğu zaman terörle aynı cümlede anıldı.
Bunun topluma ne kazandırdığını artık biliyoruz.
Korkular büyüdü, önyargılar kalıcılaştı ve birbirini anlaması gereken insanlar birbirinden uzaklaştı.
Bugün “Terörsüz Türkiye” denilen yeni dönemin gerçekten anlamlı olabilmesi için yalnızca silahların susması yetmez.
Toplumun zihninde yıllardır biriken korkuların ve önyargıların da geride bırakılması gerekir.
Bir insanın konuştuğu dili tehdit olarak görmemek bunun en temel adımlarından biridir.
Bir şehrin kültürel gerçekliğini inkâr etmemek, farklılıkları sürekli bir güvenlik meselesine dönüştürmemek de öyle.
Çünkü kalıcı huzur yalnızca dağlarda silahların susmasıyla kurulmaz.
Sokakta insanların birbirinden korkmamasıyla kurulur.
Birinin konuştuğu dili duyduğunda diğerinin kendisini tehdit altında hissetmemesiyle, Kürtçe konuşanın da Türkçe konuşanın da bu ülkenin eşit yurttaşı olduğunu bilmesiyle güçlenir.
Dolayısıyla meseleye yalnızca “tabela” üzerinden bakmak, asıl meseleyi gözden kaçırmaktır.
Asıl mesele, Türkiye’nin farklılıkları nasıl yöneteceğidir.
Bastırarak ve görünmez kılarak mı, yoksa hukuk ve demokrasi içerisinde normalleştirerek mi?
Ben üçüncüsünün bu ülkenin geleceği açısından daha doğru olduğuna inanıyorum.
Çünkü güçlü devlet tabeladan korkmaz.
Güçlü devlet vatandaşının konuştuğu dilden ürkmez.
Güçlü devlet, farklılıkları yok sayarak değil, onları hukuk içerisinde yöneterek gücünü gösterir.
Bu nedenle artık eski ezberleri de geride bırakmak gerekiyor:
Her Kürtçe kelimede bölücülük aramak...
Her kültürel talebi terörle ilişkilendirmek...
Her farklılığı devlet düşmanlığı gibi sunmak...
Bunların Türkiye’ye zerre kadar hayrı yoktur.
Tam tersine, bu anlayışın toplumsal maliyetini yarım asırdır hep birlikte yaşıyoruz.
Bugün yeni bir sayfa açılacaksa, o sayfanın üzerine yeniden korku ve şüphe yazılmamalı.
Çünkü mesele bir tabeladan çok daha büyük.
Mesele, Türkiye’nin kendi toplumsal gerçekliğiyle barışabilmesi meselesidir.
Bu coğrafyada Türkçe vardır.
Kürtçe vardır.
Zazaca, Arapça ve Süryanice vardır.
Bu diller, bu topraklarda yaşayan insanların hayatının, hafızasının ve kültürünün parçalarıdır.
Bunları birbirine rakip ya da tehdit gibi göstermek yerine, hukuk ve demokrasi içerisinde birlikte yaşamanın yollarını güçlendirmek gerekiyor.
Bir tabela ülkeyi bölmez. Bir dil ülkeyi bölmez. Bir kelime ülkeyi bölmez.
Asıl tehlike, insanların dilini, kimliğini ve kültürünü birbirine karşı tehdit olarak göstermektir.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı yeni kavga başlıkları değil, normalleşmedir.
Diyarbakır’ın ihtiyacı da budur.
Bu memleketin ihtiyacı da.
Ve belki artık şu basit gerçeği kabul etmenin zamanıdır:
Türkçe de bizimdir, Kürtçe de.
Çünkü bu ülkenin huzuru tabelalarda değil, insanların birbirine nasıl baktığında saklıdır.
AK PARTİ FARK’TA!
AredaSurvey’in 26-31 Ağustos tarihleri arasında gerçekleştirdiği seçim araştırması da siyasetin önüne yeni bir tartışma koyuyor.
Soru şu:
“Bu pazar milletvekilliği genel seçimi olsa hangi partiye oy verirsiniz?”
Cevaplar ortada:
AK Parti yüzde 35.
Yeni Parti yüzde 17.
CHP yüzde 11,1.
DEM Parti yüzde 9,8, MHP yüzde 8,9, İYİ Parti yüzde 6,4, Anahtar Parti yüzde 3,4, Zafer Partisi yüzde 3,2 ve Yeniden Refah Partisi yüzde 2,3.
Sonuca göre AK Parti birinci, Yeni Parti ikinci, CHP üçüncü.
Ve aradaki fark 18 puan.
Şimdi bu rakamları herkes kendine göre yorumlayabilir. Kim kendine nasıl yontarsa…
Ama muhalefetin artık bu tabloyu yalnızca “iktidarın oy kaybı” üzerinden okuması, siyasetin gerçekliğinden uzaklaşmak olur.
Çünkü ortada yalnızca bir iktidar sorunu yok.
Bir muhalefet sorunu da var.
Ekonomik sıkıntıların, hayat pahalılığının ve geçim derdinin bu kadar yoğun konuşulduğu bir dönemde, iktidar partisinin hâlâ yüzde 35 seviyesinde görünmesi, muhalefetin önüne ciddi bir soru koyuyor.
Neden hâlâ AK Parti?
Bu soruyu sormak, iktidarın sorunlarını görmezden gelmek değildir.
Tam tersine…
İktidarın eksiklerini anlatmak kolaydır.
Zor olan, o eksiklere rağmen seçmenin neden başka bir adresi yeterince güçlü görmediğini anlamaktır.
Muhalefetin yıllardır yaptığı en büyük hata da burada başlıyor.
İktidarın yanlışlarını, kendi doğrularının yerine koyuyor.
Oysa seçmen yalnızca “Bunlar yanlış yapıyor” diyen bir muhalefet istemiyor.
“Peki siz ne yapacaksınız?” sorusuna da cevap bekliyor.
Ekonomiyi nasıl düzelteceksiniz?
Güveni nasıl yeniden tesis edeceksiniz?
Toplumun farklı kesimlerini hangi ortak zeminde buluşturacaksınız?
Ve en önemlisi…
Seçmen neden size oy versin?
GÜNÜN SÖZÜ
Farklılıklarımızı tehdit değil, birlikte yaşamanın zenginliği olarak gördüğümüz gün; gerçek huzura bir adım daha yaklaşmış oluruz.
Kaynak: Diyarbakır Söz
Yorumlar