RİSALE-İ NUR’UN TE’LİFİ VE NEŞRİ (26)

Beşinci Kuvvet: İzzet-i İslâmiyedir ki, İ’lâ-yı Kelimetullah, maddeten terakkiye mütevakkıf ve medeniyet-i hakikiyeye girmekle i’lâ-yı Kelimetullah edilebilir. İzzet-i İslâmiyenin iman ile kat’i verdiği emri, elbette Âlem-i İslâmın şahs-ı manevisi, o kat’i emri istikbalde tam yerine getireceğine şüphe edilmez.
Evet, nasılki eski zamanda İslamiyetin terakkisi, düşmanın taassubunu parçalamak ve inadını kırmak ve tecavüzatını defetmek; silâh ile, kılınç ile olmuş. İstikbalde silâh, kılınç yerine; hakiki medeniyet ve maddi terakki ve hak ve hakkaniyetin mânevi kılınçları, düşmanları mağlûp edip dağıtacak.
Biliniz ki: Bizim muradımız, medeniyetin mehasini ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiatları değil ki; ahmaklar o seyyiatları, o sefahetleri mehasin zannedip; taklid edip, malımızı harap ettiler. Ve dini rüşvet verip, dünyayı da kazanamadılar. Medeniyetin günahları, iyiliklerine galebe edip, seyyiatı hasenatına râcih gelmekle, beşer iki harb-i umumî ile iki dehşetli tokat yiyip, o günahkâr medeniyeti zir ü zeber edip öyle bir kusdu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı. İnşâallah istikbaldeki İslâmiyetin kuvvetiyle, medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de te’min edecek.
Evet; Avrupanın medeniyeti, fazilet ve hüda üstüne te’sis edilmediğinden; belki heves ve heva, rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiğinden; şimdiye kadar medeniyetin seyyiatı, hasenatına galebe edip, ihtilâlci komitelerle kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiği cihetle, Asya medeniyetinin galebesine kuvvetli bir medar, bir delil hükmündedir. Ve az vakitte galebe edecektir. Acaba istikbale karşı ehl-i iman ve islâm için böyle maddi ve ma’nevi terakkiyata vesile ve kuvvetli, sarsılmaz esbab varken ve demiryolu gibi istikbal saadetine yol açıldığı halde, nasıl me’yus olup ye’se düşünüyorsunuz? Ve Âlem-i İslâmın kuvve-i mâneviyesini kırıyorsunuz. Ve ye’s ve ümidsizlikle zannediyorsunuz ki: Dünya, herkese ve ecnebilere terakki dünyasıdır. Fakat yalnız biçare ehl-i İslâm için tedenni dünyası oldu, diye pek yanlış bir hataya düşüyorsunuz. Madem meylül-istikmal (tekemmül meyli); kâinatta, fıtrat-ı beşeriyede fıtraten dercedilmiş, elbette beşerin zulüm ve hatasiyle başına çabuk bir kıyamet kopmazsa; istikbalde hak ve hakikat, Âlem-i İslâmda nev-i beşerin eski hatiatına keffaret olacak bir saadet-i dünyeviye de gösterecek, İnşâallah...
Evet! Bakınız zaman, hatt-ı müstakim üzerine hareket etmiyor ki mebde ve müntehası birbirinden uzaklaşsın. Belki, Küre-i Arzın hareketi gibi bir daire içinde dönüyor. Bazan terakki içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir; bazan tedenni içinde kış ve fırtına mevsimini gösterir. Her kışdan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak; İnşâallah.
Hakikat-ı İslamiyenin güneşi ile sulh-u umumi dairesinde hakiki medeniyeti görmeyi, rahmet-i İlâhiyyeden bekliyebilirsiniz...
H H H
İkinci Kelime; Müddet-i hayatımda tecrübelerimle fikrimde tevellüd eden şudur: YES en dehşetli bir hastalıktır ki, Âlem-i İslâmın kalbine girmiş. İşte o ye’sdir ki; bizi öldürmüş gibi, Garbda bir - iki milyonluk küçük bir devlet, Şarkda yirmi milyon müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş. Hem o ye’sdir ki; yüksek ahlâkımızı öldürmüş, menfaat’i umumiyeyi bırakıp menfaat-i şahsiyeye nazarımızı hasrettirmiş. He o ye’sdir ki; kuvve-i mâneviyemizi kırmış; az bir kuvvetle, imandan gelen kuvve-i mâneviye ile Şarkdan Garba kadar istilâ ettiği halde, o kuvve-i mâneviye-i harika, me’yusiyetle kırıldığı için, zâlim ecnebiler, dörtyüz seneden beri üçyüz milyon müslümanı kendilerine esir etmiş. Hattâ bu ye’s ile; başkasının lâkaydlığını ve fütürunu, kendi tembelliğine özür zanneder “Neme lazım” der. “Herkes benim gibi berbaddır” diye, şehamet-i imaniyeyi terkedip, hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor. Madem bu derece bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor, biz de o katilimizden kısasımızı alıp, öldüreceğiz.

kılıncı ile o ye’sin başını parça

layacağız.  Hadisinin

hakikatı ile belini kıracağız, İnşâallah...
Ye’s, ümmetlerin, milletlerin “seretan” denilen en dehşetli bir hastalığıdır. Ve kemalâta mâni ve

 hakikatına muhalifdir;

korkak, aşağıı, âcizlerin şe’nidir, bahaneleridir; şehamet-i İslamiyenin şe’ni değildir. Hususan Arab gibi nev-i beşerde medar-ı iftihar yüksek seciyelerle mümtaz bir kavmin şe’ni olamaz! Âlem-i İslâm milletleri, Arabın metanetinden ders almışlar. İnşâallah yine, Arablar ye’si bırakıp, İslâmiyetin kahraman ordusu olan Türklerle hakiki bir tesanüd, ittifak ile el ele verip, Kur’anın bayrağını dünyanın her tarafında ilân edeceklerdir.
Üçüncü Kelime: Bütün hayatımdaki tahkikatımla, ve hayat-ı içtimaiyenin çalkamasiyle hülâsa ve zübdesi bana kat’i bildirmiş ki: SIDK, İslâmiyetin üssülesasıdır ve ulvi seciyelerinin rabıtasıdır ve hissiyat-ı ulviyesinin mizacıdır. Öyle ise: Hayat-ı içtimaiyemizin esası olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihya edip, onunla mânevi hastalıklarımızı tedavi etmeliyiz. Evet sıdk ve doğruluk, İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesinde ukde-i hayatiyesidir. Riyakârlık, fiilî bir nevi yalancılıktır. Dalkavukluk, tasannu alçakça bir yalancılıktır.

Devam Edecek