Kategoriler
Köşe Yazısı 25 Ağustos 2026, Salı
AnasayfaYazarlar › Ömer Büyüktimur
Köşe Yazısı Ömer Büyüktimur 24 Ağustos 2026, Pazartesi

BARIŞIN KÂR PAYI VAR MI?

Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Kaya’nın bir yerel gazeteye yaptığı açıklamaları okuyorum.

Dikkat çekici. Üstelik satır araları hayli geniş. Kaya’nın sürece ve nihai seyrine ilişkin söyledikleri yalnızca iş dünyasının taleplerinden ibaret değil. Türkiye’nin önündeki yeni dönemin nasıl şekillenmesi gerektiğine ilişkin daha geniş bir tartışmanın da kapısını aralıyor. Kaya, Çerçeve Yasa’nın ardından Türkiye’nin önünde üç temel başlık bulunduğunu söylüyor.

Demokratikleşme… Hukuk ve anayasa… Sosyoekonomik kalkınma…

Bu üç başlık birbirinden bağımsız değil. Tam tersine, birbirini tamamlayan bir bütün. Biri eksik kaldığında diğerlerinin kalıcı sonuç üretmesi zor.

Barış yalnızca silahların susması değil, hayatın normalleşmesidir.

***

Peki normalleşme nedir?

İnsanın düşüncesi nedeniyle korkmadan siyaset yapabilmesi… Bir belediyenin kaygı duymadan hizmet üretebilmesi… Bir yatırımcının güvenlik gerekçeleriyle önünün kesilmeyeceğine inanması… Bir gencin geleceğini başka şehirlerde aramak zorunda kalmaması… Bir üreticinin fabrikasından çıkan ürünü pazara ve limana makul maliyetlerle ulaştırabilmesi…

Gerçek normalleşme biraz da bu değil mi?

Silahların susması elbette önemli bir sonuçtur. Fakat bununla birlikte siyasetin önünün açılması, hukukun güçlenmesi, geçmişte yaşanan mağduriyetlerin görülmesi, toplumsal bütünleşmenin sağlanması ve insanların geleceğe güvenle bakabilmesi gerekir.

Türkiye geçmişte güvenlik sorununun gerilemesiyle siyasetin, hukukun, ekonominin ve toplumsal hayatın da kendiliğinden düzeleceğini düşündüğü dönemler yaşadı. Kalıcı huzur ise hayatın bütün alanlarında eş zamanlı bir iyileşme gerektiriyor.

 

***

İşin bir de ekonomi tarafı var.

Kaya’nın “barışın kâr payı” diye tarif ettiği şey tam da burada önem kazanıyor. Çatışmanın Türkiye’ye maliyetini yıllardır konuşuyoruz. Trilyonlarca dolarlık hesaplardan söz ediliyor. Fakat asıl büyük kayıpların bir bölümü hiçbir zaman hesaplanamayacak.

Yapılamayan fabrikalar… Açılamayan işletmeler… Kurulamayan ticari ilişkiler… Kullanılamayan sınır kapıları… Göç etmek zorunda kalan gençler… Yatırım gelmediği için büyüyemeyen şehirler…

Kaybedilen para hesaplanabilir; kaybedilen fırsatların hesabı tutulamaz.

Barışın ekonomik anlamı da burada başlıyor. Barış yalnızca çatışmanın maliyetini azaltmaz; aynı zamanda yeni bir ekonomik alan açar.

Türkiye bugün Irak ve Suriye ile çok daha güçlü ekonomik ilişkiler kurabilecek bir coğrafyada duruyor. Yıllarca güvenlik penceresinden baktığımız için ticaret penceresini yeterince açamadık. Oysa ekonomik ilişkiler yalnızca para kazanmakla ilgili değildir.

İnsanların ortak çıkarı varsa, ortak geleceği de vardır.

Ticaret yolları yalnızca malları taşımaz; insanları da birbirine bağlar. Yeni dönemde sınır kapılarına yalnızca güvenlik noktaları olarak değil, ekonomik kapılar olarak bakmak gerekiyor.

 

***

Gel gelelim meselenin Diyarbakır ayağına.

Hep soruyorum! Diyarbakır neden limana bu kadar uzak? Mesele yalnızca kilometre hesabı değil. Diyarbakır üretiyor. Tarımı var. Genç nüfusu var. Sanayisi gelişiyor. Tekstili var. Turizm potansiyeli var. İhracat yapabilecek kapasitesi var.

Fakat dünyanın kapıları Diyarbakır’a aynı genişlikte açılmıyor. Hızlı tren yok. Güçlü lojistik bağlantılar yetersiz. Limanlara erişim pahalı. Uluslararası hava ulaşımı sınırlı. Erbil gibi önemli bir ekonomik merkezle ulaşım hâlâ istenilen düzeyde değil.

Burada çok basit ama önemli bir ekonomik gerçek var! Üretimin kaderini yalnızca fabrika belirlemez; fabrikanın dünyaya nasıl ulaştığı da belirler.

Diyarbakırlı üretici ürününü fabrikadan çıkarıyor, kamyona yüklüyor, limana ulaştırıyor ve dünyaya açılmaya çalışıyor. Karşısında daha düşük lojistik maliyetle, daha hızlı ulaşım ve daha güçlü altyapıyla üretim yapan rakipleri var.

Sonra dönüp Diyarbakırlı üreticiye, “Daha rekabetçi ol” diyoruz.

Nasıl olacak?

Rekabet yalnızca fabrikanın içinde kazanılmaz. Yolun kalitesi, limana uzaklık, enerji maliyeti, gümrük işlemleri ve ulaşım süresi de rekabetin parçasıdır. Bu nedenle kalkınmayı yalnızca “yatırım gelsin” cümlesine sıkıştırmak doğru değil. Yatırımın nereye, neden ve hangi şartlarda geleceğini de konuşmak gerekiyor.

 

***

Mehmet Kaya’nın açıklamalarındaki önemli başlıklardan biri de teşvik sistemi. 24 yıllık teşvik sonuçlarının analiz edildiğini ve 1. ve 2. bölgelerin toplam yatırımlardan yüzde 61 pay aldığını, Doğu ve Güneydoğu’daki 5. ve 6. bölgelerin ise yüzde 10’da kaldığını söylüyor.

Bu rakamlar üzerinde ciddi biçimde düşünmek gerekiyor. Teşvik sistemi kalkınmışlık farkını azaltmak için kurulmuşsa ve sonuçta fark kapanmıyorsa, sistemin kendisini yeniden sorgulamak gerekir.

Yanlış istikamette hızlanmanın adı kalkınma değildir.

Aynı sektöre İstanbul’da, Mersin’de ve Diyarbakır’da benzer teşvikleri verdiğinizde yatırımcının tercihi büyük ölçüde bellidir.

Liman İstanbul’da. Liman Mersin’de. Lojistik ağları oralarda.

Peki yatırımcı neden Diyarbakır’ı seçsin? Demek ki mesele yalnızca “teşvik verelim” meselesi değil.

Doğru yere, doğru sektör için, doğru teşvik vermek gerekiyor.

Diyarbakır’ın tarımı başka, genç nüfusu başka, tekstil kapasitesi başka, coğrafi konumu başka, komşu ülkelerle ticaret potansiyeli başka. Teşvik sistemi de bu gerçeklere göre şekillenmeli.

 

***

Ekonomik meselenin en önemli ayağı ise gençler.

Diyarbakır’ın en büyük ekonomik sermayesi genç nüfusu. Ancak genç nüfusun çok olması tek başına avantaj değildir. Gençler iş bulamıyorsa, eğitimini tamamlayan başka şehirlere gidiyorsa, yetenekli insanlarını kaybeden bir şehir nasıl büyüyecek?

Bugün Diyarbakır’dan İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e giden her genç yalnızca bir birey olarak gitmiyor. Beraberinde şehrin geleceğinden de bir parça götürüyor.

Bir genç için iş yalnızca maaş değildir.

Ev kurmaktır. Şehirde kalmaktır. Gelecek planlamaktır. Aidiyet hissetmektir.Bir şehir gençlerini tutabiliyorsa geleceğini de tutuyor demektir.

 

***

Burada görevleri birbirine karıştırmamak gerekiyor. Kamu yatırımcı değildir. Ama yatırımcının önünü açmak zorundadır.

Hızlı tren… Yollar… Enerji… Liman bağlantıları… Sınır kapıları… Hava ulaşımı… Bunlar kamunun temel görev alanlarıdır. Özel sektör ise yatırım yapacak, üretecek ve istihdam oluşturacak.

Kamu, özel sektörün yapacağı işi üstlenirse üretim zayıflar. Özel sektör de kamunun yapmak zorunda olduğu altyapıyı kendi imkânlarıyla çözmeye kalkarsa maliyet yükselir.

Sonra da dönüp, “Diyarbakır’da yatırım neden az?” diye sorarız. Oysa yatırımcının önündeki engelleri kaldırmadan yatırım beklemek, tarlayı sürmeden mahsul beklemeye benzer.

 

 

***

Yeni dönemin Diyarbakır açısından dikkat çekici görüntülerinden biri de güvenlik noktalarının azaltılması.

Bunu yalnızca birkaç kontrol noktasının kaldırılması olarak görmemek gerekiyor. Şehirlerin psikolojisi de vardır. Bir kentin girişinde, çıkışında, merkezinde ve ticaret akslarında sürekli güvenlik görüntüsü varsa bunun ekonomik hayata da yansıması olur.

Tüccar etkilenir. Turist etkilenir. Yatırımcı etkilenir. Günlük hayat etkilenir.

Normalleşme biraz da budur. Bir şehir kendisini ne kadar özgür ve güvenli hissederse, o kadar rahat üretir.

Rahat üreten daha fazla ticaret yapar. Ticaret arttıkça yatırımın zemini güçlenir. Yatırım arttıkça gençlerin şehirde kalma ihtimali yükselir.

Güvenlik, ekonomi ve sosyal hayat böylece birbirini besleyen bir döngüye dönüşür.

 

Bütün bunları yan yana koyduğumuzda ortaya net bir tablo çıkıyor! Türkiye yeni bir dönemin eşiğinde. Diyarbakır ise bu dönemin önemli şehirlerinden biri.

Fırsatlar kendiliğinden sonuç üretmez.

Barışın ekonomik getirisi için altyapı gerekir. Demokratikleşme için hukuk gerekir. Ekonomik kalkınma için yatırım gerekir. Yatırım için güven gerekir. Üretim için lojistik gerekir. Gençleri şehirde tutmak için istihdam gerekir.

Meseleler birbirine bağlıdır.

Mehmet Kaya’nın açıklamalarında beni en fazla düşündüren taraf ise meselenin yalnızca Diyarbakır üzerinden okunmaması gerektiğine yaptığı vurgu.

Gerçekten de öyle. Diyarbakır’ın kalkınması Türkiye’nin kaybı değil, kazancıdır.

Bölgenin zenginleşmesi başka bölgelerin fakirleşmesi anlamına gelmez. Tam tersine, Türkiye’nin toplam ekonomik pastası büyür.

Irak’la ticaret artarsa Türkiye kazanır. Suriye ile ticaret gelişirse Türkiye kazanır. Diyarbakır üretirse Türkiye kazanır. Gençler burada iş bulursa Türkiye kazanır. Sınır kapıları daha etkin çalışırsa Türkiye kazanır. Lojistik güçlenirse Türkiye kazanır.

Meseleye yalnızca “bölge meselesi” olarak bakmanın zamanı artık geçmiştir. Bir ülkenin bir köşesinde yakılan ekonomik ışık, başka bir köşenin karanlığını artırmaz. Tam tersine, bütün ülkenin aydınlığını büyütür.

 

***

 

Ve şimdi asıl soruya gelelim.

Silahların sustuğu bir coğrafyada ticaretin, üretimin, hukukun ve umudun sesini ne kadar yükseltebileceğiz?

Barışın gerçek sınavı, silahların susmasından sonra başlar. Barışın kalıcı olup olmadığını yalnızca çatışmanın yeniden başlayıp başlamaması belirlemeyecek.

İnsanların hayatında ne değiştiği belirleyecek. Gençlerin geleceğini nerede kurduğu… Yatırımcının parasını nereye götürdüğü… Üreticinin malını dünyaya hangi maliyetle ulaştırdığı…

Siyasetin ne kadar özgürleştiği… Hukukun ne kadar güçlendiği… Şehirlerin ne kadar nefes aldığı… Ve belki de artık şu cümleyi yalnızca bir temenni olarak değil, ekonomik bir gerçeklik olarak kurmanın zamanı gelmiştir:

Barışın sadece bir bedeli yoktur; bir de kâr payı vardır.

Mesele şu! O kâr payını kim alacak?

Türkiye mi? Yoksa fırsatları seyredip, yıllar sonra yine yalnızca kayıpların hesabını mı tutacağız? İşte asıl mesele budur.

 

***

 

GÜNÜN SÖZÜ

Barışın gerçek değeri, silahların sustuğu gün değil; insanların geleceğe güvenle bakabildiği gün anlaşılır.

 

Paylaş
Ömer Büyüktimur - Tüm Yazıları →