Köşe Yazısı
Ömer Büyüktimur
25 Ağustos 2026, Salı
YENİ BÖLGESEL DÜZEN!
Türkiye’nin önündeki mesele artık yalnızca terörün sona erdirilmesi değil. Asıl mesele, terörle mücadelede oluşturulan güvenlik kapasitesinin nasıl bir siyasi ve bölgesel düzene dönüştürüleceği.
Terörsüz Türkiye süreci bu nedenle yalnızca Türkiye’nin iç güvenlik gündemiyle sınırlı değil. Türkiye, kırk yılı aşkın süredir mücadele ettiği bir sorunu geride bırakmaya çalışırken, aynı zamanda çevresindeki bölgesel denklemin değişebileceği yeni bir döneme giriyor.
Buradaki temel soru şu: Türkiye sahip olduğu gücü yalnızca tehditleri bertaraf etmek için mi kullanacak, yoksa bu gücü bölgesel istikrar, ekonomik bağlantısallık ve yeni bir siyasi düzenin kurulması için de değerlendirebilecek mi?
Bence önümüzdeki dönemin asıl meselesi bu. Çünkü güvenlik kapasitesi, doğru bir siyasi vizyonla birleştiğinde yalnızca savunma gücü değildir. Diplomatik etki, ekonomik bağlantı ve bölgesel istikrar üretebilecek bir kapasiteye dönüşebilir. Türkiye’nin Irak ve Suriye politikalarının önemi de burada ortaya çıkıyor.
***
Irak, Türkiye’nin yeni bölgesel yaklaşımının en somut sınavlarından biri olacak. PKK’nın Irak’taki varlığı uzun yıllardır Türkiye açısından bir güvenlik sorunu oluşturuyor. Ancak mesele yalnızca Türkiye’nin güvenliği değil. Bu yapı, Irak’ın özellikle kuzeyindeki devlet otoritesini ve ekonomik entegrasyon imkânlarını da sınırlıyor.
Dolayısıyla terör örgütünün Irak’taki varlığının sona ermesi, Türkiye açısından bir güvenlik kazanımının ötesinde anlam taşıyor. Irak’ın kendi egemenlik kapasitesini güçlendirmesi ve ekonomik potansiyelini değerlendirmesi için de yeni bir alan açıyor.
***
Peki bu alan nasıl doldurulacak? Ekonomi. Kalkınma Yolu. Enerji. Ulaştırma. Ticaret.
Güvenlik ile kalkınma birbirinden bağımsız değil. Güvenlik olmadan yatırım gelmez; yatırım olmadan kalkınma gerçekleşmez; kalkınma olmadan siyasi istikrar kalıcı hale gelemez.
Bu nedenle Türkiye’nin Irak politikası güvenlik merkezli bir ilişkiden ekonomik ortaklığa doğru evrilmeli. Kalkınma Yolu da yalnızca bir ulaştırma projesi olarak değil, Türkiye-Irak ilişkilerinin geleceğini şekillendirecek daha geniş bir ekonomik ve stratejik vizyonun parçası olarak görülmeli.
Türkiye açısından kritik eşik burada. Güvenliği sağlayan ülke olmak başka, güvenliğin üzerine ekonomik düzen kurulmasına katkı sağlayan ülke olmak başka.
***
Suriye’de ise tablo çok daha karmaşık. Burada mesele yalnızca silahlı yapıların varlığı değil; savaş sonrasında devletin nasıl yeniden kurulacağı.
Türkiye uzun süredir üç temel yaklaşımı savunuyor: Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması, devlet dışı silahlı yapıların merkezi sisteme entegre edilmesi ve bütün ülkeye güvenlik sağlayabilecek kapsayıcı bir devlet otoritesinin oluşturulması.
Terörsüz Türkiye sürecinin Suriye açısından önemi de burada ortaya çıkıyor. PKK’nın silahlı stratejisinin sona ermesi, Suriye’de aynı yapıyla organik ilişkiler içinde bulunan silahlı ve siyasi yapılanmaların geleceğini de doğrudan etkileyebilir. Ancak Suriye’de yalnızca güvenlikçi bir yaklaşım yeterli olmayacak.
***
Yıllarca süren savaş, toplumun farklı kesimleri arasında derin güvensizlikler oluşturdu. Kürtler, Araplar, Dürziler, Aleviler ve diğer toplumsal grupların kendilerini güvende hissedecekleri siyasi bir düzen kurulmadan kalıcı istikrardan söz etmek mümkün değil.
Fakat bunun yolu her grubun kendi silahlı alanını korumasından geçmiyor. Tam tersine, çözüm devletin yeniden güçlenmesinde.
Asıl mesele, insanların güvenliklerini silahlı yapılara mı, yoksa devlete ve hukuka mı emanet edeceği. Bu nedenle silahlı yapıların merkezi devlet sistemiyle bütünleşmesi yalnızca Türkiye’nin güvenlik beklentisi olarak görülmemeli. Aynı zamanda Suriye’nin yeniden devletleşmesinin temel unsurlarından biri olarak değerlendirilmelidir.
***
Irak ve Suriye dosyalarının ortak noktası burada ortaya çıkıyor. Türkiye artık çevresindeki sorunları yalnızca kendi güvenliği açısından ele almakla yetinmiyor. Sorunların arkasındaki devlet kapasitesine, ekonomik bağlantılara ve bölgesel istikrara da bakıyor.
Bu, Türkiye’nin bölgesel rolü açısından önemli bir değişim. Klasik anlamda bölgesel güç olmak çoğu zaman askeri kapasiteyle ölçülür. Oysa bundan sonraki dönemde asıl mesele, sahip olunan gücün düzen kurucu bir kapasiteye dönüştürülüp dönüştürülemeyeceği.
Bunun için askeri güç tek başına yeterli değil. Diplomasi gerekiyor. Ekonomi gerekiyor. Ticaret, ulaştırma ve enerji gerekiyor. Daha da önemlisi, bölge ülkelerinin kendi sorunlarını siyasi yollarla çözebilecekleri mekanizmalar gerekiyor.
***
Türkiye’nin fırsatı, bu unsurları aynı denklemde buluşturabilmesinde. Çünkü Ortadoğu son yirmi beş yılda çok büyük bir güç tüketti. Irak’tan Suriye’ye, Yemen’den Libya’ya, Gazze’den Lübnan’a kadar uzanan krizler insan kaynağını, ekonomik imkânları ve siyasi kapasiteyi aşındırdı.
Bunca güç tüketimine rağmen güvenlik neden kalıcı hale gelmedi? Çünkü sorun yalnızca güç eksikliği değil. Gücün nasıl kullanıldığı.
***
Ancak Türkiye’nin bölgesel düzen kurucu bir rol üstlenmesi yalnızca sahip olduğu kapasiteyle açıklanamaz. Bölgesel düzen tek bir ülkenin iradesiyle kurulamaz.
Türkiye’nin etkisini artırması, diğer bölge ülkelerinin egemenlik kaygılarını artırdığı ölçüde yeni gerilimler de üretebilir.
Bu nedenle Ankara’nın önündeki mesele yalnızca ne kadar güçlü olduğu değil, sahip olduğu gücün başkaları tarafından nasıl algılandığıdır.
Düzen kuruculuk, yalnızca güç kullanabilme kapasitesi değildir. Başkalarına güven verebilme kapasitesidir.
Kalıcı bir bölgesel etki ancak bu ikisinin birlikte başarılmasıyla mümkün olabilir.
Ortadoğu’nun kronik sorunlarından biri de bölgesel krizlerin sürekli bölge dışındaki güçlerin müdahalesine açık hale gelmesi. Yerel bir sorun uluslararasılaşıyor; uluslararasılaşan sorun büyük güçlerin rekabet alanına dönüşüyor; bölgedeki devlet dışı aktörler bu rekabetin araçlarına dönüşüyor. Sonra aynı sorun daha da büyüyerek yeniden bölge ülkelerinin karşısına çıkıyor.
Bu döngünün kırılması gerekiyor.
Türkiye’nin kendi tecrübesinden çıkarabileceği önemli sonuçlardan biri şu: Bölgesel sorunların çözümünde bölgesel sahiplenme güçlendirilmeli.
Elbette dış aktörlerin bölgedeki etkisi bir anda ortadan kalkmayacak. Ancak bölge ülkeleri kendi güvenlik sorunlarını doğrudan konuşabilecekleri siyasi ve diplomatik mekanizmalar oluşturabilirse dengeler değişebilir.
Türkiye’nin rolü bütün sorunları tek başına çözmek olmamalı. Daha önemlisi, bölge ülkelerinin kendi çözümlerini üretebileceği zeminin oluşmasına katkı sağlamak. Bu yaklaşım Türkiye’yi yalnızca müdahil bir aktör olmaktan çıkarıp kolaylaştırıcı ve düzen kurucu bir aktöre dönüştürebilir.
***
Elbette bu fırsatın otomatik olarak başarıya dönüşeceğini düşünmek yanlış olur. Terörün sona ermesi tek başına bölgesel istikrar getirmeyecek. Irak’ın devlet kapasitesinin güçlenmesi, Suriye’nin yeniden devletleşmesi, ekonomik bağlantıların geliştirilmesi ve bölgesel güvenlik mekanizmalarının kurulması gerekiyor.
Yani önümüzde uzun ve zor bir süreç var. Ancak artık yalnızca hangi sorunları geride bırakacağımızı değil, hangi geleceği kuracağımızı konuşmak gerekiyor.
Türkiye güvenlik kapasitesini diplomasiyle, diplomasiyi ekonomik bağlantısallıkla, ekonomik bağlantısallığı da bölgesel istikrarla birleştirebilirse yeni bir konuma ulaşabilir.
Bu, klasik anlamda bölgesel güç olmaktan daha fazlasıdır. Bu, bölgesel düzen kuruculuğudur.
Ortadoğu’nun artık yeni bir hikâyeye ihtiyacı var. Savaşların nasıl kazanıldığının değil, savaşların nasıl sona erdirildiğinin konuşulduğu bir hikâyeye. Silahların menzilinin değil, yolların ve ticaretin menzilinin genişlediği bir hikâyeye. Devlet dışı silahlı yapıların güçlendiği değil, devletlerin kendi vatandaşlarına güvenlik ve refah sağlayabildiği bir hikâyeye.
Türkiye bu hikâyenin tek başına yazarı olmayacak. Ama önemli aktörlerinden biri olabilir.
***
Terörsüz Türkiye süreci bu nedenle yalnızca Türkiye’nin iç meselesi değildir. Doğru yönetildiği takdirde, Türkiye’nin kendi güvenliğinden bölgesel düzen kuruculuğuna uzanan yeni hikâyesinin başlangıç noktalarından biri olabilir.
Fakat bunun için kritik bir tercih gerekiyor!
Türkiye eski Ortadoğu’nun krizlerini yönetmeye mi devam edecek, yoksa yeni Ortadoğu’nun düzeninin kurulmasına mı katkı verecek?
İkinci yol daha zor. Çünkü kriz yönetmek mevcut dengeler içinde hareket etmektir. Düzen kurmak ise yeni dengelerin oluşmasına katkı vermektir.
Bir ülkenin gerçek gücü yalnızca neyi engelleyebildiğiyle değil, neyi mümkün kılabildiğiyle ölçülür. Türkiye’nin önündeki yeni dönemin asıl meselesi de budur.
Terörsüz Türkiye bir son değil. Doğru okunur ve doğru yönetilirse, Türkiye’nin kendi güvenliğinden bölgesel düzen kuruculuğuna uzanan yeni hikâyesinin başlangıcı olabilir.
***
GÜNÜN SÖZÜ
Gerçek güç, yalnızca tehdidi ortadan kaldırmak değil; tehdidin ardından nasıl bir düzen kurulacağını belirleyebilmektir.
Ömer Büyüktimur - Önceki Yazıları
-
BARIŞIN KÂR PAYI VAR MI?
24 Ağustos 2026
-
VEKİLLERİN DÜŞTÜĞÜ HALLER!…
22 Ağustos 2026
-
İKİ TAKIMIN, HAL-İ VAZİYETİ!
21 Ağustos 2026
-
ONLAR BİRER KAN EMİCİ VAMPİRLERDİR!
20 Ağustos 2026
-
YAZIKLAR OLSUN!..
19 Ağustos 2026