SOKAĞIN SÖYLEDİĞİ, BARIŞIN EŞİĞİNDE BEKLEYENLER!
Kadim şehrin sokaklarını geziyorum. İnsanlarla konuşuyorum… “Çerçeve Yasası’na ne diyorsunuz?” Cevapların muhtevası farklı olsa da, cümlelerin vardığı yer aşağı yukarı aynı noktayı gösteriyor. Vê carê aştî be… (Bu kez barış olsun?) Bir umut var barışın tesisi için. Ama meydanlarda haykırılan, yüksek sesli bir umut değil bu. Geçmişin tecrübesinden süzülmüş, ihtiyatlı bir beklenti.
Diyarbakır ve tabii ki bölge illeri, coğrafyanın sokakları daha önce de çok şey gördü, yaşadı, solukladı. Başlayan süreçleri, büyüyen umutları, sonra bir anda dağılan masaları, yeniden yükselen gerilimleri, cenazeleri, gözyaşlarını, göçleri… O yüzden bugün barış denildiğinde sokak, söze değil başka bir kelimeye kulak kesiliyor. Güven tesis edilsin! İnsanlar bu kez ne söylendiğinden çok, ne yapılacağına bakıyor.
***
Aslında beklenti o kadar karmaşık değil. Silahlar sussun. Çatışma bitsin. Gençler ölmesin. Anneler çocuklarını beklerken korkmasın. Tabii mesele bununla da bitmiyor. İnsanlar kimliklerini gizlemek zorunda kalmadan yaşamak istiyor. Bir Kürt, Ben Kürdüm dediğinde bunun doğal karşılanmasını bir Türk, Kürtlerin yoğun yaşadığı bir yerde ben Türküm dediğinde aynı doğallığın karşısında olmasını istiyor.
Ana dilini konuşabilmek, kültürünü yaşayabilmek, eşit yurttaş olduğunu hissedebilmek… Sokağın talebi, siyasi terminolojinin zaman zaman karmaşıklaştırdığı meseleyi aslında oldukça sade bir yere getiriyor. Kimse kendi kimliğinden vazgeçmek zorunda kalmasın, ama hiç kimse kendi kimliğini başkasına üstünlük gerekçesi de yapmasın.
Belki de Türkiye’nin ihtiyacı olan normalleşmenin en yalın tarifi bu. Türk’ün Türk, Kürt’ün Kürt olabildiği, fakat hiç kimsenin diğerinin kimliğinden korkmadığı bir ülke… Bu ayrışmak değil. Tam tersine, birlikte yaşayabilmenin en sağlam zemini.
***
Lakin çıkılan serüvende ve kalıcı barışın önünde yalnızca bugünün sorunları yok. Geçmiş de bu sürecin kapısında bekliyor. Yıllarca çatışmanın gölgesinde yaşayanların hikâyesi yalnızca güvenlik başlığıyla anlatılamaz.
Köylerinden ayrılmak zorunda kalanlar var. Evini, tarlasını, bağını, hayvanını geride bırakanlar… Kırsaldan kente savrulan aileler… Şehirlerin kenar mahallelerinde yeniden hayat kurmaya çalışan insanlar…
Köy boşalınca yalnızca evler boşalmadı. Bir ekonomik düzen de dağıldı. Toprakla kurulan ilişki koptu, hayvancılık geriledi, üretim azaldı. Gençler başka şehirlere gitti. Ailelerin sosyal dokusu değişti.
Bu yüzden köye dönüş meselesini yalnızca güvenliğin sağlanması olarak görmek eksik kalır. İnsan dönecekse ne yapacak? Tarlasını nasıl ekecek? Hayvanını nereden alacak? Çocuğunu hangi okula gönderecek? Genç, köyünde hangi işi yapacak?
Barışın ekonomik tarafı tam da burada başlıyor. Çünkü insanı toprağına döndürmek, yalnızca kapıyı açmakla olmuyor. Hayatı yeniden kurmak gerekiyor.
***
Bir de kültürel hafıza var. Bir dil yalnızca konuşma biçimi değildir. Bir annenin çocuğuna söylediği ninni, bir dedenin anlattığı hikâye, bir düğünde söylenen türkü, bir taziyede yakılan ağıt… Bunların tamamı hafızadır.
Dolayısıyla insanın kendi dilini konuşabilmesi yalnızca hukuki bir tartışma değildir. Aynı zamanda bir aidiyet meselesidir. Ama tam burada daha zor bir soru ortaya çıkıyor. Peki ya geçmiş?
Bu sorunun cevabı verilmeden yeni bir sayfanın açılabileceğine inananların sayısı çok fazla değil. Burada mesele intikam değil. Olanı yok saymamak. Yanlışları konuşabilmek. Mağduriyetleri görebilmek. Devletin de, siyasetin de, toplumun da kendi payına düşenle yüzleşebilmesi…
Çünkü hafızayı susturarak barış inşa edilemiyor. İnsanlar yaşadıklarının unutulmasını değil, bir daha yaşanmamasını istiyor. Belki de kalıcı barışın en zor tarafı tam burada başlıyor. Geçmişi yeniden kavga konusu yapmadan, geçmişle yüzleşebilmek.
***
Diyarbakır sokaklarında yükselen güven meselesinde en çok konuşulan isimlerden biri de, tartışmasız olarak Selahattin Demirtaş’ın hal-i durumu. Her ne kadar ilk ifade Demirtaş ise de sıralanan isim çok, Selçuk Mızraklı'dan başlıyor, sürgünde olan siyasilere kadar.. Demirtaş’ı barışçıl bir siyasi figür olarak görenler az değil. “Bizim sözcümüz” diyenler de var, “En politik olanımız” diyenler de… Bu nedenle Demirtaş’ın tutukluluk hali, sokakta yalnızca bir kişinin hukuki durumu olarak görülmüyor. Bir tür güven göstergesi olarak okunuyor.
“Yeni bir dönemden söz ediyorsanız, geçmişin en önemli düğümlerinden birini de çözün” deniliyor.
Fakat burada sürecin kendi içinde ciddi bir hukuki ve siyasi düğümü de bulunuyor. Demirtaş’ın Çerçeve Yasasından yararlanmak için başvurması halinde bunun PKK/KCK üyeliğini kabul anlamına gelip gelmeyeceği tartışması var. Demirtaş’ın böyle bir başvuruyu kabul edip etmeyeceği ise ayrı bir soru. Dolayısıyla mesele yalnızca bir tahliye meselesi değil; hukuk, siyaset ve geçmişteki yargı süreçlerinin birbirine nasıl bağlanacağı meselesi. AİHM kararları da bu tartışmanın dışında değil.
***
Sokaktaki beklenti ise bütün bu karmaşık hukuki başlıkların ötesinde oldukça basit. Söylediğinizle yaptığınız birbirini tutarsa inanırız. Siyasete yönelik eleştiriler salt bunlar değil, İYİ Parti’nin tutumuna tepki gösterenler çok. Yeniden Refah’a gönül koyanların sitemleri var. CHP/Yeni Parti’ye ise özellikle geçmişte alınan bazı kararlar üzerinden ciddi eleştiriler yöneltiliyor.
Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda, bunun sonraki gelişmelerin önünü açtığını düşünenler bulunuyor. Sokağın burada bütün siyasi aktörlere söylediği aslında aynı.
“Bugünü konuşuyorsanız, dünü de unutmayın.” Çünkü barış yalnızca bir tarafın diğerine vereceği tavizlerden oluşmuyor. Herkesin kendi geçmişiyle yüzleşmesini de gerektiriyor.
Bugün geldiğimiz noktada ilginç olan şu. İnsanların önemli bir bölümü barıştan yana. Ama sürecin içinde kendisini henüz tam olarak görenlerin sayısı sınırlı. Çünkü barış” hâlâ birçok insanın gözünde siyasi bir proje gibi duruyor. Oysa sokak bunun kendi hayatına değmesini istiyor.
Çocuğunun eğitiminde… Gencin iş bulmasında… Köyün yeniden üretime dönmesinde… Ana dilin rahatça konuşulmasında… Kimliğin saklanmamasında… Adalet duygusunun güçlenmesinde… Yani mesele artık yalnızca silahların bırakılması değil. Silahların bırakılmasından sonra nasıl bir ülke kurulacağı! Asıl soru burada.
***
Sokakta henüz büyük bir coşku yok. Ama kapılar da kapanmış değil. İnsanlar bekliyor. Bu kez sözün eyleme dönüşmesini… Geçmişin yaralarının görülmesini… Hukukun siyasetten bağımsız bir güven alanı oluşturmasını… Eşit yurttaşlığın yalnızca cümlelerde kalmamasını… Ve belki de en önemlisi, kimsenin kimliğinden dolayı korkmayacağı bir Türkiye’yi.
Yıllardır birbirine mesafeli duran insanların ilk kez aynı cümlede buluşabilme ihtimali, bu sürecin en kıymetli tarafı olabilir.
Çünkü sokakta giderek güçlenen bir kanaat var! Bu ülkenin insanları birbirinden yoruldu; birbirine düşman olmaktan değil, düşmanlaştırılmaktan yoruldu.
Şimdi önlerinde bir fırsat var. Ama bu fırsat geçmişi örterek değil, geçmişe bakarak değerlendirilebilir. Sözle değil, somut adımlarla. Niyetle değil, samimiyetle. Ve yalnızca Meclis’te değil, hayatın içinde…
Çünkü barışın gerçek ölçüsü Ankara’da kurulan cümleler değil! Sokağın yarın kendisini ne kadar güvende hissedeceğidir. Sokak bugün susuyor. Ama bu sessizlik umutsuzluktan değil. Beklemekten. Ve galiba bu kez herkes aynı şeyi görmek istiyor! Sözün gerçekten hayata değip değmeyeceğini…
***
GÜNÜN SÖZÜ
Barış, yalnızca silahların susması değil; insanların birbirinden korkmadan yaşayabilmesidir.
Ömer Büyüktimur - Önceki Yazıları
-
SAHADA RAKİP, GÖNÜLLERDE KARDEŞLİK!
18 Ağustos 2026
-
MEKKE PAKTI!..
15 Ağustos 2026
-
BAŞKAN EREN’İ DİNLERKEN!..
14 Ağustos 2026
-
AMEDSPOR SAHNEDE, CAMİA SINAVDA
13 Ağustos 2026
-
İLK MAÇIMIZ RAKİPLE DEĞİL, KENDİMİZLE!
12 Ağustos 2026