“Özgürlük Maskesi Altında Teşhircilik”

Sokaklar uzun bir zamandır malesef yatak odasına dönmüş durumda. Gündüz vakti, kalabalık caddelerde, toplu taşıma araçlarında, parkta, alışveriş merkezinde… Özel alana ait olanın kamusal alana taşındığı, mahremiyetin neredeyse unutulduğu bir manzara hâkim. İnsanlar giyinmekten ziyade “kendini teşhir etmek” için dışarı çıkıyor gibi. Bu durum, bazı çevrelerce “özgürlük”, “beden özerkliği” ya da “modernlik” diye pazarlanıyor. Oysa müstehcenlik özgürlük değildir. Özgürlük, başkasının bakışını, kamusal alanı ve toplumsal nezaketi yok sayarak sergilenen bir gösteri değildir.

“Özgürlük Maskesi Altında Teşhircilik”

Sokaklar uzun bir zamandır malesef yatak odasına dönmüş durumda. Gündüz vakti, kalabalık caddelerde, toplu taşıma araçlarında, parkta, alışveriş merkezinde… Özel alana ait olanın kamusal alana taşındığı, mahremiyetin neredeyse unutulduğu bir manzara hâkim. İnsanlar giyinmekten ziyade “kendini teşhir etmek” için dışarı çıkıyor gibi. Bu durum, bazı çevrelerce “özgürlük”, “beden özerkliği” ya da “modernlik” diye pazarlanıyor. Oysa müstehcenlik özgürlük değildir. Özgürlük, başkasının bakışını, kamusal alanı ve toplumsal nezaketi yok sayarak sergilenen bir gösteri değildir.

Giyim kuşam, sadece kumaş ve dikişten ibaret değildir. Toplumun ahlak anlayışını, estetik duygusunu ve mahremiyet sınırlarını da yansıtır. Bugün piyasaya bakıldığında, üreticilerin ve markaların bilinçli bir tercih yaptığı görülüyor: Daha kısa, daha derin yırtmaçlı, daha dekolteli, daha dar, daha şeffaf modeller. Mağazalara giren bir insan, “üzerine giyecek, hem kapalı hem de şık bir şey” aradığında çoğu zaman zorlanıyor. Raflar, teşhiri kolaylaştıran, bedeni ön plana çıkaran parçalarla dolu. Bu bir tesadüf değil. Moda endüstrisi, “özgürlük” söylemiyle tüketimi körüklüyor; “kendini ifade et” sloganıyla aslında kendini satmayı teşvik ediyor. Sonuç: İnsan, giyinmek istediği halde giyinecek bir şey bulamıyor. Mahremiyeti koruyan, sade ve zarif alternatifler ya yok ya da marjinalleştirilmiş durumda.

Ortalık kendini teşhir edenlerle dolu. Çocuklar bu teşhirci ortamdan en  çok etkilenen kesimdir. Sokakta, parkta veya toplu taşımada sürekli olarak mahremiyet sınırlarının aşılmasını gördüklerinde, beden algıları ve utanma duyguları erken yaşta bozulur. Normal olanın ne olduğunu ayırt etmekte zorlanırlar; giyinmenin bir vitrin sergisi olmadığını, mahremiyetin değerli bir sınır olduğunu öğrenmekte güçlük çekerler. Bu durum, ileride hem kendi bedenlerine hem de başkalarının bedenlerine bakışlarını sağlıksız şekilde şekillendirebilir.

Bu teşhir bazen “özgüven”, bazen “benliğini kabul etme” adı altında meşrulaştırılıyor. Oysa kamusal alan, herkesin ortak yaşam alanıdır. Orada sergilenen her şey, istemeden de olsa başkalarının görüş alanına girer. Çocukların, gençlerin, farklı değer yargılarına sahip insanların aynı mekânı paylaştığı bir yerde, yatak odası estetiğinin sokaklara taşınması bir özgürlük genişlemesi değil, sınırların silinmesidir. Mahremiyet erozyona uğradığında, hem bireysel saygı hem de toplumsal huzur zedelenir. “Ben özgürüm” diyen kişi, aslında başkasının bakışını ve rahatsızlığını hiçe sayarak kendi egosunu sergilemiş olur.

Bu eleştiri, kadın düşmanlığı ya da “örtünme dayatması” değildir. Aynı şekilde, her türlü beden ifadesini yasaklamak da değildir. Meselenin özü şudur: Özgürlük, başkasının sınırlarını ihlal etmeden kendi sınırlarını bilmektir. Giyim, bir iletişim aracıdır. Ne giydiğimiz, nasıl bir toplum istediğimizi de gösterir. Üreticilerin dayattığı teşhirci moda, tüketiciyi “daha fazla açıl, daha fazla sat” döngüsüne sokuyor. Bu döngü, mahremiyeti zayıflatırken, insanı da sürekli bir gösteri nesnesine dönüştürüyor.

Gerçek özgürlük, bedeni bir vitrin gibi kullanmak değil; bedene, mahremiyete ve kamusal alana saygı duymaktır. Sokaklar yatak odası değildir. Giyim kuşam, teşhir aracı olmak zorunda değildir. İnsanlar, üzerine giyecek, hem bedenini koruyan hem de kişiliğini yansıtan kıyafetler bulabilmelidir. Müstehcenlik, özgürlük maskesi takmış bir dayatmadır. Toplum olarak bu dayatmayı sorgulamak, mahremiyeti yeniden değerli kılmak ve kamusal alanı ortak bir nezaket alanı olarak korumak zorundayız. Aksi takdirde, “özgürüm” diye bağırırken, aslında herkesin bakışına mahkûm bir teşhir toplumuna dönüşmüş oluruz.

 

Alaattin PARLAK
AK PARTİ 6.7. Dönem MKYK Üyesi 

Kaynak: Diyarbakır Söz

Yorumlar

Yorum Yap