15 TEMMUZ; O GECE MİLLET KAZANDI
Kimi zaman öyle geceler yaşanır ki üzerinden yıllar geçse de hafızalardan silinmez. Ki bazı tarihler yalnızca takvimlerde yer almaz; milletlerin ortak hafızasına kazınır, kaderini değiştirir. 15 Temmuz 2016 da işte böyle bir geceydi. Aradan tam on yıl geçti. Acılar zamanla hafifledi belki ama o gecenin izleri hâlâ ilk günkü kadar canlı.
***
O gece hedef alınan yalnızca seçilmiş bir hükümet değildi; millet iradesi, demokrasi ve Türkiye'nin geleceğiydi. Ben o gece gazete ve televizyonumuzun haber merkezindeydim. Rutin yayın akışı devam ediyordu. Ana haber bülteni bitmiş, canlı tartışma programı için hazırlık yapılıyordu. Saatler 20.00'yi gösterirken ilk olağanüstü bilgiler gelmeye başladı.
***
İstanbul'da köprüler kapatılmış, bazı askeri birliklerde hareketlilik yaşandığı bildiriliyordu. İlk değerlendirmemiz bunun bir güvenlik tedbiri olduğu yönündeydi. O günlerde Irak ve Suriye sınırındaki gelişmeler nedeniyle kapsamlı bir askeri operasyon ihtimali konuşuluyordu. Fakat dakikalar ilerledikçe Ankara'dan gelen haberler bütün ihtimalleri değiştirdi.
***
Alçaktan uçan savaş uçakları… Genelkurmay çevresinden yükselen silah sesleri… Diyarbakır'da 7'nci Kolordu Komutanlığı ve Deve Geçidi Kışlası'ndaki hareketlilik… Artık ortada olağan bir durum yoktu. İçimden yalnızca şu cümle geçti. "Bu zamanda darbe mi olur?"
***
1980 darbesini yaşamış biri olarak darbelerin ülkelere neler kaybettirdiğini çok iyi biliyordum. Gözaltını, hukuksuzluğu ve işkenceyi yaşamış; demokrasinin yokluğunun nasıl bir karanlık bıraktığını görmüştüm. Belki de bu yüzden ilk şaşkınlığım uzun sürmedi. Yerini ağır bir sorumluluk duygusu aldı. Benim için artık mesele sadece gazetecilik değildi. Ülkenin geleceği gözlerimizin önünde sınanıyordu.
***
TRT ekranlarında korsan bildirinin okutulması ve ardından Ankara'dan gelen görüntüler, bunun silahlı bir darbe girişimi olduğunu bütün açıklığıyla ortaya koydu. Canlı yayına çıkmadan hemen önce kendi kendime şu sözü verdim. "Bugün susarsak, yarın konuşabileceğimiz hiçbir ekran kalmayabilir."
İşte o gece korkularımı değil, sorumluluğumu ekrana taşıdım. Gazetecilik bazen yalnızca haber vermek değildir; tarihe tanıklık etmektir. Bazen de doğru bilgiyle bir milletin umudunu ayakta tutmaktır.
***
Yayın arasında yaşadığım en sarsıcı anlardan biri ise bugün FETÖ soruşturmaları kapsamında ihraç edilen bir vali yardımcısının bana söylediği şu söz oldu. “Cumhurbaşkanının öldüğü söyleniyor..” Sonradan anladım ki bu, bilgi vermekten çok psikolojik üstünlük kurmaya yönelik bir algı operasyonuydu. Çünkü darbeler önce zihinleri teslim almaya çalışır. Ancak bu girişim uzun sürmedi.
***
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın FaceTime üzerinden yaptığı çağrı, ardından dönemin Başbakanı Binali Yıldırım ve 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün açıklamaları, darbecilerin oluşturmaya çalıştığı psikolojik üstünlüğü tamamen dağıttı.
İşte o andan sonra millet ayağa kalktı. Sokaklarda verilen mücadele kadar haber merkezlerinde de zamanla yarışılıyordu. Telefonlar susuyor, internet yavaşlıyor, sahadaki muhabirlere ulaşmak zorlaşıyordu. Sosyal medyada ise doğruluğu belirsiz yüzlerce görüntü dolaşıyordu.
***
Biz hızın değil, doğruluğun peşinden gittik. Valilikten, emniyetten ve sahadaki güvenilir muhabirlerimizden teyit almadan hiçbir bilgiyi son dakika diye yayınlamadık. Çünkü biliyorduk ki böylesi gecelerde yanlış bilgi de en az kurşun kadar tehlikelidir.
***
Diyarbakır'daki askeri hareketliliği, adliye çevresindeki gelişmeleri ve şehrin kritik noktalarındaki olağanüstü durumu anbean aktarmaya çalıştık. Gazete ikinci plandaydı. Bütün dikkatimizi televizyon yayınına ve dijital haberciliğe vermiştik. O gece beni en çok etkileyen şeylerden biri de meslektaşlarımız arasındaki dayanışmaydı.
***
Rekabet unutulmuştu. Kimse haber atlatma telaşında değildi. İzinli arkadaşlarımız bile haber merkezine koşmuştu. İstanbul, Ankara ve Diyarbakır arasında görünmeyen ama çok güçlü bir gazetecilik ağı kurulmuştu. Çünkü mesele reyting değildi. Mesele, milletin doğru bilgiye ulaşmasıydı.
***
Gece ilerledikçe sahayı solukladım. AK Parti İl Başkanlığı önünde ve bugün 15 Temmuz Parkı olarak bilinen alanda vatandaşlarla konuştum. İnsanların gözlerinde korkudan çok kararlılık vardı. Silahları yoktu. Tankları yoktu. Ama inançları vardı. Demokrasiye sahip çıkma iradeleri vardı.
***
Kalabalığın içinde kendi kendime şu cümleyi söyledim. Biz hiç yalnız değilmişiz. 1980 darbesinde hukuksuzluğu yaşamış biri olarak o gece hissettiğim duygu bambaşkaydı. Bu kez millet susmuyordu. Bu kez insanlar kaderlerini başkalarının yazmasına izin vermiyordu. Belki de 15 Temmuz'u Türkiye'nin önceki darbelerinden ayıran en temel fark buydu.
***
Bugün geriye dönüp baktığımda Anadolu medyasının o gece üstlendiği tarihi sorumluluğun yeterince konuşulmadığını düşünüyorum. Yerel ve bölgesel medya kuruluşları, sınırlı imkânlarına rağmen halkın haber alma hakkını korudu; darbecilerin kurmaya çalıştığı psikolojik üstünlüğün kırılmasına önemli katkı sundu.
***
Demokrasi yalnızca Ankara'da ya da İstanbul'da savunulmadı. Diyarbakır'da da… Van'da da… Konya'da da… Trabzon'da da… Türkiye'nin dört bir yanında insanlar aynı ortak değerde buluştu.
Aradan on yıl geçti. Bugün de aynı inançla söylüyorum. Siyasi görüşler farklı olabilir. Eleştiriler yapılabilir. Demokrasinin gücü de zaten buradan gelir. Ama milletin iradesinin yerine namlunun geçmeye çalıştığı hiçbir girişim meşru değildir.
***
15 Temmuz'un bize bıraktığı en büyük miras da budur. Demokrasi, yalnızca sandık günü kullanılan bir oy değildir. Demokrasi gerektiğinde bedel ödemeyi göze alarak milli iradeye sahip çıkabilme cesaretidir.
***
O gece kazanan yalnızca bir hükümet değildi. Kazanan, iradesine sahip çıkan Türkiye halklarıydı. Ve tarih, o geceyi şu cümleyle kaydetti. Bu ülkede son sözü tanklar değil, millet söyler.
***
GÜNÜN SÖZÜ
Millet iradesinin karşısında hiçbir güç kalıcı değildir; tarih bunun en güçlü şahididir.
Yüce Rabbim, hainlere fırsat vermesin inşallah... Kaleminize ve yüreğinize sağlık sayın Hocam. Selam ve muhabbet ile...