HAKİKAT, ALGI VE İNSAN

Günün iki vakıası.. Biri hakikat, diğeri algı.. Ne garip... Bir zamanlar AHBAP'ı eleştiren herkesi linç edenler, bugün peş peşe yanılmışız açıklamaları yapıyor. Fakat ortada gerçek anlamda bir muhasebe göremiyorum. Çünkü samimi bir özür, yalnızca hata yaptık demek değildir. Asıl mesele, insanı o hataya sürükleyen zihniyetle yüzleşebilmesidir. Son günlerde birçok okurum aynı soruyu soruyor: "AHBAP'ta yaşanan tartışmalarla ilgili neden yazmıyorsunuz?"

Oysa yazdım. Depremin ilk günlerinde devletin sahadaki mücadelesini de, samimiyetle çalışan sivil toplum kuruluşlarını da takdir ettim. Kim gerçekten taşın altına elini koyduysa, "Allah razı olsun" dedim.  Böylesine büyük felaketlerde yapılan her samimi yardım, siyasetin üzerindedir.

Ama aynı günlerde şu uyarıyı da yaptım! Hiç kimse dokunulmaz değildir. Hiç kimse denetimin üzerinde değildir. Toplum adına yardım topluyorsa, toplumun güvenini talep ediyorsa, bunun hesabını da vermelidir. Benim itirazım kişilere değil, sorgulanamaz hâle getirilen anlayışaydı.

***

BUNLARIN ÖZRÜ DE KENDİLERİ GİBİ!

Haluk Levent'in geçmişi yıllardır kamuoyunda tartışılan birçok başlığı içeriyordu. Açılmış davalar, ticari ihtilaflar ve kamuoyuna yansıyan çeşitli iddialar vardı. Böylesine büyük bir yardım organizasyonunun çok sıkı denetlenmesi gerektiğini, başındaki ismin de toplumun her kesiminde güven oluşturmasının önemli olduğunu yazdım. O yazılar bugün de arşivlerde duruyor.

Ne oldu? O gün sorgulayanlar hedef gösterildi. "İftiracı" denildi. "Kötü niyetli" denildi. "Hükümet tetikçisi" denildi. Sorgulamak suç, alkışlamak ise erdem sayıldı. Oysa demokrasinin özü alkış değil, hesap sorabilmektir. Bugün aynı çevrelerin bir kısmı "yanılmışız" diyor. Ancak gerçek yüzleşme hâlâ yok.

Kimse çıkıp da; "Depremin acısını siyasi hesaplaşmanın zeminine dönüştürdük." "Devlet kurumlarını yıpratmayı, milletin yarasını sarmaktan daha önemli gördük." "Kızılay'ı, AFAD'ı ve diğer kamu kurumlarını itibarsızlaştırırken tek bir kişiyi sorgulanamaz kahraman ilan ettik." diyemiyor.

***

İşte gerçek özür, ancak bu cümleler kurulabildiğinde başlayacaktır. Sorun kişiler değildir. Sorun, kişileri dokunulmaz hâle getiren anlayıştır. Dün alkışladığını bugün en ağır sözlerle mahkûm eden ama kendi muhasebesini yapmayan bir siyasal kültür, aynı hataları yeniden üretmeye mahkûmdur. İyilik elbette kıymetlidir. Fakat hiçbir iyilik, hesap vermekten muafiyet sağlamaz. Gerçek güven de tam burada başlar.

***

VAY BE! BU KADAR DA İNANDIRICI OLUNUR MU?

İkinci mevzumuz ise bambaşka bir alandan... Ama insan psikolojisi bakımından ilkinden hiç de farklı değil. Bazı insanlar vardır; kimliklerini ceplerinde değil, başkalarının zihinlerinde taşırlar. Önce söyledikleri yalana kendileri inanır, sonra çevrelerini inandırırlar. Bir bakarsınız ortada ne cübbe vardır ne mahkeme... Ama herkes ona "Sayın hâkim" diye hitap etmektedir. Meğer bizim sahte kahraman, insanların zihninde yıllarca hâkimlik yapmış.

***

En dikkat çekici ayrıntılardan biri ise şu hekim olan eşi bile gerçeği fark edemediğini söylüyor. İnsan ister istemez düşünüyor... Bu kadar güçlü bir rol kabiliyeti doğru yerde kullanılsaydı, belki de ödüllü bir oyuncu olurdu. Fotoğraflarına bakıyorsunuz... Özgüven tam. Bakışlar kararlı. İnsan kendi kendine soruyor: "Bu kadar inandırıcı olabiliyorsa, gerçek olanı nasıl ayırt edeceğiz?"

Asıl düşündürücü soru ise başka... Bir insan "Savcıyı tanırım, hâkimi bilirim, dosyanı çözerim" dediğinde neden hâlâ bazı kapılar açılıyor? Demek ki sorun sadece dolandırıcının ustalığı değil. Toplum olarak bizim de kısa yoldan çözüm arama zaafımız var. Adaleti istiyoruz. Ama bazen adaletin yolunu değil, kestirmesini arıyoruz.

***

İşte tam o anda sahte kahramanlar ortaya çıkıyor. Gerçek ortaya çıktığında ise herkes aynı cümleyi kuruyor. "Ben buna nasıl inandım?" Çünkü bazı dolandırıcılar yalnızca paranızı çalmaz. Bir süreliğine muhakemenizi de teslim alırlar. Asıl maharet sahte hâkim olmak değil... İnsanların zihninde gerçek bir hâkim koltuğuna oturabilmektir.

***

Bu iki olay bize aynı gerçeği fısıldıyor. Bazen insanlar hakikate değil, anlatılana inanıyor. Kahraman üretmek de, sahte kahramanlara teslim olmak da aynı zaafın ürünüdür. Oysa demokrasilerde de, hukukta da, günlük hayatta da kutsal olan kişiler değildir. Kutsal olan; şeffaflık, hesap verebilirlik ve hakikattir. Çünkü hakikat gecikebilir. Üzeri örtülebilir. Ama hiçbir algı, vicdanın önünde sonsuza kadar ayakta kalamaz.

***

GÜNÜN SÖZÜ

Hakikatin üzeri bir süre örtülebilir; fakat vicdan sustuğunda alkışlar, gerçeği asla kurtaramaz.

 


Yorumlar

Yorum Yap