HASTANE Mİ, MİKROP YUVASI MI?
Geçtiğimiz hafta Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ndeki tabloyu, buradan kaleme almıştım. Aradan geçen sürede gelen yeni görüntüler gösteriyor ki mesele birkaç kirli koridor ya da ihmal edilmiş birkaç servis değil. Sorun, kamu yönetiminde giderek derinleşen liyakattan ırak bir yönetim anlayışıdır.
Çünkü bir hastanenin duvarları dökülüyorsa, koridorları kir içindeyse, yoğun bakımın çevresi tozla kaplanmışsa, yangın merdivenleri kaderine terk edilmiş, içerisinde ne olduğu belirsiz pet şişeleriyle dolu çöplük alanına dönmüşse orada yalnızca temizlik eksik değildir, yönetim eksiktir.
***

Bölgenin en büyük sağlık merkezlerinden birinden söz ediyoruz. Her gün binlerce insanın şifa umuduyla kapısından girdiği bir kurum... Fakat içeride karşılaşılan manzara umut vermiyor; kaygıları korkunç bir şekilde büyütüyor.
Hijyen yok. Bakım yok. Denetim yok. Ve en önemlisi, bu tabloyu değiştirecek güçlü bir yönetim iradesinin sahada aktifleştiği yok!.
Çatıdaki bakım çalışmaları nedeniyle servislere yayılan yoğun tozun, enfeksiyon riski taşıyan hastaların bulunduğu alanlara kadar ulaşmış olması pes dedirtiyor. Diyarbakır'ın bunaltıcı yaz sıcağında çalışmayan klimalar ve yetersiz havalandırma ise sorunu katlıyor.
***
İnsan ister istemez soruyor: bir hastane önce insanı iyileştirmeli mi, yoksa hastalanmamasını mı sağlamalı?Hipokrat'ın yüzyıllar önce söylediği o söz bugün hâlâ kulaklarda çınlıyor: "Önce zarar verme."
Bugün yaşanan tablo ise tam tersini düşündürüyor. Hastane yönetiminin açıklaması ise sorunun neden çözülemediğini adeta özetliyor."Uyarıyoruz, ceza veriyoruz ama temizlik istediğimiz seviyeye gelmiyor."
Peki o zaman asıl soru şu: yönetmek tam olarak nedir? Yönetim makamı, başarısızlığı raporlayan yer midir; yoksa çözümü üreten iradenin adı mı? Elbette görevini ihmal eden personel hakkında işlem yapılmalıdır. Ancak kurumsal kültürü oluşturan da, disiplini sağlayan da, hesap soran da en üst yönetimdir.
"Balık baştan kokar." Atalarımız bu sözü boşuna söylememiş. Fatih Sultan Mehmet'in devlet yönetimine ilişkin şu sözü de tam bu noktada anlam kazanıyor:"Marifet iltifata tabidir."
Liyakatin ödüllendirilmediği, ehliyetin ikinci plana itildiği kurumlarda ne disiplin kalır ne de kalite. Bugün sorgulanması gereken yalnızca kirlenen koridorlar değil; o koridorların bu hale gelmesine izin veren yönetim anlayışıdır.
***

Daha vahimi ise Diyarbakır Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi'nde ortaya çıktı. Yayınlanan görüntüler bir sağlık kuruluşundan çok, yıllardır kaderine terk edilmiş bir binayı andırıyor. Kirli hasta yatakları... Yıpranmış koltuklar... Dökülen duvarlar... Bakım görmeyen servisler... Ortak kullanım alanlarındaki içler acısı manzara...
Oysa burada tedavi görenler sıradan hastalar değil. Doğum yapan anneler... Hayata gözlerini yeni açmış bebekler... En yüksek hijyen standardına ihtiyaç duyan insanlar...
Bir toplumun medeniyet seviyesi, en savunmasız insanlarına sunduğu hizmetle ölçülür. Yeni doğmuş bir bebeğin ilk nefesini aldığı ortam bile güven vermiyorsa, orada sadece fiziki eksiklik değil, vicdani bir boşluk da vardır.
***
Edindiğim bilgilere göre Diyarbakır Valisi Murat Zorluoğlu, görüntülerin kamuoyuna yansımasının ardından İl Sağlık Müdürü ve hastane yöneticileriyle toplantı yaparak bakım ve onarım çalışmalarının hızla başlatılması talimatını verdi.
Bu müdahale elbette önemlidir. Ancak asıl başarı, kameralar kayda girdikten sonra değil; kameralara yansıyacak bir tablo oluşmadan önce gereğini yapabilmektir. Devlet refleksi kriz anında değil, kriz doğmadan hissedilmelidir.
***

Konu artık yalnızca Diyarbakır'ın meselesi olmaktan çıktı. TBMM gündeminde. DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Adalet Kaya'nın Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu'nun yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesi, aslında kamuoyunun ortak vicdanını yansıtıyor.
Bakanlık bu tabloyu daha önce biliyor muydu? Denetimler neden sonuç vermedi? Sorumlular hakkında işlem yapılacak mı?Hasta odaları ve ortak alanlar ne zaman yenilenecek? Son beş yılda bu hastaneler hakkında CİMER'e, SABİM'e ve İl Sağlık Müdürlüğü'ne kaç şikâyet ulaştı? Ve en önemlisi... Bu yöneticiler hangi performans kriterleriyle görevlerine devam ediyor?
***

Demem o ki, mesele artık yalnızca temizlik değildir. Mesele, kamu yönetiminde ehliyet ve liyakat anlayışının ne ölçüde işletildiğidir. Konfüçyüs'ün yüzyıllar öncesinden gelen şu sözü bugün belki de en doğru hatırlatmadır: "Doğru insan doğru yere konulursa düzen kendiliğinden kurulur."
Liyakat zayıfladığında kurumlar çürür. Kurumlar çürüdüğünde ise ilk bedeli vatandaş öder. Sağlık yalnızca doktorla, hemşireyle, ilaçla sağlanmaz. Temizlik de tedavidir. Hijyen de ilaç kadar değerlidir.
Bakımlı bir hastane lüks değil, anayasal bir haktır. Vatandaş hastaneye mikrop kapmaya değil, sağlığına kavuşmaya gider. Diyarbakır'ın beklediği de budur. Ve unutulmamalıdır...
Bir devletin gücü, en modern binasında değil; vatandaşının en güvende hissettiği kamu kurumunda belli olur. Hastaneler güven vermiyorsa, sadece duvarlar değil, güven duygusu da çatlamış demektir.

***
GÜNÜN SÖZÜ
Liyakatin olmadığı yerde mazeret çoğalır; mazeretin çoğaldığı yerde ise hizmet değil, ihmal büyür.
Yorumlar