MİZAHIN SINIRI- TOPLUMUN EŞİĞİ!..
“Mizah özgür olmalı” cümlesi, modern çağın en çok tekrar edilen ama en az üzerinde uzlaşılan ifadesi hâline geldi. Kulağa hoş geliyor; düşünceyi açıyor, alanı genişletiyor, sanatçıyı rahatlatıyor. Ancak mesele pratiğe geldiğinde aynı cümlenin etrafında sert tartışmalar, keskin ayrışmalar ve çoğu zaman da tutarsız refleksler ortaya çıkıyor.
***
Son günlerde kamuoyunun gündemine oturan tartışmalar da bu çelişkinin yeni bir örneği. Tutuklanıp cezaevine konulan Komedyen Deniz Göktaş üzerinden yürüyen süreç, sahnedeki sözlerin sosyal medyaya taşınmasıyla başlayan, tepkilerle büyüyen ve nihayetinde hukuki boyuta uzanan bir tartışma zeminine dönüştü. Burada artık yalnızca bir mizah tartışması değil; hukuk, siyaset ve ifade özgürlüğünün kesiştiği çok daha geniş bir alan konuşuluyor.
***
Peki temel soru şu: Mizah gerçekten sınırsız mı olmalı?
***
Teoride mizahın işlevi nettir. Dokunulmayana dokunmak, söylenmeyeni söylemek, toplumun baskı alanlarını gevşetmek… Yani bir tür düşünsel alan açıcı mekanizma. Ancak hiçbir toplum bu alanı mutlak bir boşluk olarak tanımlamıyor. Çünkü her toplumun koruma altına aldığı değerler var: inanç, kimlik, tarih ve kültürel hassasiyetler gibi.
***
Asıl gerilim de tam burada başlıyor.
Bir süredir bu tartışmalar etrafında yöneltilen sorulara benzer şekilde yaklaşmak gerekiyor. “Sizce bu süreç ifade özgürlüğü müdür, değil midir?”sorusunun cevabı tek başına olayı açıklamıyor. Çünkü önce tabloya bakmak gerekiyor. Toplumda derinleşen kutuplaşma, bu tartışmaları ilkesel bir zeminden uzaklaştırıp duygusal reflekslere teslim ediyor.
***
Bir kesim mizahın hiçbir sınır tanımaması gerektiğini savunuyor. Aynı kesim, konu kendisine ya da değer verdiği bir kimliğe yöneldiğinde çok daha sert bir hassasiyet geliştirebiliyor. Diğer kesim ise kutsal saydığı değerlere yönelik en küçük eleştiriyi bile kabul edilemez buluyor. Sonuçta ortaya çıkan tablo bir özgürlük tartışmasından çok, karşılıklı hassasiyetler çatışmasıdır.
***
Bu ikili yapı, en temel problemi üretir, çifte standart algısı. Birine ifade özgürlüğü denilen şey, başkasına hakaret olarak tanımlanabiliyor. Bu da toplumsal güveni ve tutarlılığı zayıflatıyor.
Elbette bu tartışmanın bir diğer boyutu da devletin müdahale biçimidir. İfade özgürlüğü alanında gözaltı ve tutuklama gibi ağır tedbirlerin devreye girmesi, çoğu zaman sorunu çözmekten ziyade derinleştirir. Hukuk işletilebilir; ancak demokratik toplumlarda ölçülülük ve orantılılık ilkesi esastır. Aksi hâlde mesele hukuk olmaktan çıkar, politik bir krize dönüşür.
***
Öte yandan şu gerçeği de göz ardı etmemek gerekir! Mizahın tamamen sınırsız olduğu iddiası da gerçekçi değildir. Hiçbir toplum, kendi temel değerlerine yönelik sürekli ve sınırsız bir sorgulamayı uzun süre taşıyamaz. Dolayısıyla mesele sınır var mı yok mu değil, sınır nerede başlar ve hangi ilke ile belirlenir sorusudur.
Bugün asıl kriz tam da burada ortaya çıkıyor: İlkesel bir özgürlük anlayışı mı var, yoksa olaylara göre değişen refleksler mi?
Çünkü bir gün alkışlanan eleştiri, ertesi gün hedef hâline gelebiliyor. Bu da mizahı özgürleştirmek yerine daha kırılgan ve daha gergin bir alana sıkıştırıyor.
Sonuçta ortada hâlâ aynı soru duruyor! Mizah gerçekten özgür mü, yoksa sadece bize dokunmadığı sürece mi özgür kabul ediliyor?
***
Belki de tartışmayı yeniden kurmak gerekiyor. Ya herkes için geçerli, tutarlı bir ilke seti oluşturulacak ya da her olayda yeniden başlayan bir çelişki döngüsü devam edecek.
Göktaş üzerinden yürüyen tartışmaların gösterdiği şey şudur: Mizahın sınırı yalnızca hukuki değil, aynı zamanda toplumsal bir eşiğe de dayanır. Bu eşik, toplumun kutsal saydığı değerlerle doğrudan ilişkilidir. Bu alanın ihlali ise mizahı, ifade özgürlüğü tartışmasının dışına taşıyıp farklı bir kategoriye sokabilir.
***
GÜNÜN SÖZÜ
Özgürlük, yalnızca kendine dokunulmadığında savunuluyorsa; orada özgürlük değil, çıkar vardır.
Yorumlar