AFYON HAYATI (10)
Onları, Kahhar-ı Zülcelâlin kahrına havale edip, kendimizi onların şerrinden muhafaza için kal’asına iltica ederiz.
Sekizincisi: Geçen sene Ruslar, çoklukla hacıları hacca gönderip, onlarla propaganda yapıp, ‘’Ruslar, başka milletlerden ziyade Kur’ana hürmetkâr’’ diye, lem-i İslâmı, din noktasında bu vatandaki dindar millet aleyhine çevirmeye çalıştığı aynı zamanda Risale-i Nur’un büyük mecmuaları; hem Mekke-i Mükerremede, hem Medine-i Münevverede, hem Şâm-ı Şerifte, hem Mısır’da, hem Halep’de âlimlerin takdirleri altında kısmen intişariyle o komünist propagandasını kırdığı gibi lem-i İslâma gösterdi ki; Türk Milleti ve kardeşleri, eskisi gibi dinine ve Kur’anına sahibdir vesair ehl-i İslâmın dindar büyük bir kardeşi ve Kur’an hizmetinde kahraman kumandanıdır, diye o ehemmiyetli kudsî merkezlerde o Nur Mecmuaları bu hakikatı gösterdiler. Acaba, Nur’un bu kıymetdar hizmet-i milliyesi, bu tarz işkencelerle mukabele görse zemini hiddete getirmez mi?
Dokuzuncusu: Denizli müdafaatında izahı ve isbatı bulunan bir mes’elenin kısaca bir hülâsasıdır.
Bir dehşetli kumandan deha ve zekâvetiyle, ordunun müsbet hasenelerini kendine alıp ve kendinin menfi seyyielerini o orduya vererek, o efrad adedince haseneleri, gazilikleri bire indirdiği; ve seyyiesini o ordu efradına isnad ederek, onların adedince seyyieler hükmüne getirdiğinden; dehşetli bir zulüm ve hilâf-ı hakikat olmasından, ben, kırk sene evvel beyan ederek, onların adedince seyyieler hükmüne getirdiğinden; dehşetli bir zulüm ve hilâf-ı hakikat olmasından, ben, kırk sene evvel beyan ettiğim bir Hadîsin o şahsa vurduğu tokada binaen, sâbık mahkemelerimizde bana hücum eden bir müddei-i umumiye dedim: ‘’Gerçi onu, Hadislerin ihbariyle kırıyorum; fakat ordunun şerefini muhafaza ve büyük hatalardan vikâye ederim. Sen ise, bir tek dostun için, Kur’ânın bayrakdarı ve lem-i İslâmın kahraman bir kumandanı olan ordunun şerefini kırıyorsun ve hasenelerini hiçe indiriyorsun!’’ dedim. İnşâallah o müddei insafa geldi, hatadan kurtuldu.
Onuncusu: Adliyede, adâlet hakikatı ve müracaat eden herkesin hukukunu bilâ-tefrik muhafazaya, -sırf hak namına- çalışmak vazifesi hükmettiğine binaendir ki; İmam-ı Ali Radiyallahu anhu, hilâfeti zamanında bir yahudi ile beraber mahkemede oturup muhâkeme olmuşlar.
Hem bir adliye reisi; bir memuru, kanunca bir hırsızın elini kestiği vakit, o memurun o zalim hırsıza hiddet ettiğini gördü, o dakikada o memuru azletti. Hem çok tesadüf ederek dedi: ‘’Şimdiye kadar, adâlet namına böyle hissiyatını karıştıranlar pek çok zulmetmişler.’’ Evet, hükm-ü kanunu icra etmekte o mahkûma acımasa da hiddet edemez; etse zâlim olur. Hattâ, kısas cezası da olsa, hiddetle katletse bir nevi katil olur, diye o hâkim-i âdil demiş.
İşte, mâdem mahkemede böyle halis ve garazsız bir hakikat hükmediyor; üç mahkeme bizlere beraet verdiği ve bu milletin yüzde - bilseler- doksanı, Nur Talebelerinin zararsız olarak millete ve vatana menfaatli olduklarına pek çok emarelerle şehadet ettikleri halde, burada, o masum ve teselliye ve adaletin iltifatına çok muameleler yapılıyor. Biz, her musibete ve ihanetlere karşı sabra ve tahammüle karar verdiğimizden sükût edip, Allaha havale ederek, belki bunda da bir hayır vardır dedik._Fakat evham yüzünden garazkârların jurnalleriyle bu biçare masumlara böyle muameleler, belâların gelmesine bir vesile olacağından korktum, bunu yazmaya mecbur oldum._Zaten bu mes’elede bir kusur varsa benimdir. Bu biçareler, sırf îmanları ve âhiretleri için bana rıza-i İlâhi dairesinde yardım etmişler. Pek çok takdire müstahak iken, böyle muameleler, hattâ kışı dahi hiddete getirdi.
Hem medâr-ı hayrettir ki, bu defa da yine bir cemiyet vehmini tekrar ileri sürüyorlar. Halbuki üç mahkeme bu ciheti tetkik edip beraet vermekle beraber, mabeynimizde böyle medâr-ı itham olacak hiç bir cemiyet, hiç bir emare mahkemeler, zâbıtalar, ehl-i vukuflar bulmamışlar. Yalnız bir muallimin talebeleri ve dârülfünun şâkirdleri ve Kur’an dersini veren hâfızın hıfza çalışanları gibi, Risale-i Nur Talebelerinde de bir uhrevî kardeşlik var. Bunlara cemiyet namını veren ve onunla itham eden bütün esnaf ve mekteblilere ve vâizlere siyasî cemiyet nazariyle bakmak gerektir. Bunun için ben, böyle asılsız ve mânasız ithamlarla buraya hapse gelenleri müdafaa etmeye lüzum görmüyorum. Yalnız; hem bu memleketi, hem âlem-i İslâmı çok alâkadar eden; ve maddî ve manevî bu vatana ve bu millete pek çok bereket ve menfaati tahakkuk eden Risale-i Nur’u üç defa müdafaa ettiğimiz gibi, tekrar aynı hakikat ile müdafaamı menedecek hiç bir sebeb yok. Ve hiç bir kanun ve hiç bir siyaset yasak etmez ve edemez. Evet biz bir cemiyetiz. Ve öyle bir cemiyetimiz var ki, her bir asırda üçyüz elli milyon dahil mensubları var. Ve her gün beş defa namazla, o mukaddes cemiyetin prensiblerine kemal-i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar. Kudsî programiyle birbirinin yardımına dualariyle ve manevî kazançlariyle koşuyorlar. İşte biz, bu mukaddes ve muazzam cemiyetin efradındanız. Ve hususî vazifemiz de, Kur’anın îmanî hakikatlarını tahkikî bir surette ehl-i îmana bildirip, onları ve kendimizi idam-ı ebediden ve dâimî ve berzahî haps-i münferidden kurtarmaktır. Sâir dünyevî ve siyasî ve entrikalı cemiyet ve komitelerle ve bizim medar-ı ittihamımız olan cemiyetçilik gibi asılsız ve mânâsız gizli cemiyetle hiç bir münasebetimiz yoktur ve tenezzül etmiyoruz! Ve dört mahkeme inceden inceye tetkikten sonra, o cihetde bize beraet vermiş... Devam Edecek