AFYON HAYATI (15)

Küçük Ali) kararnamemde yazdıkları bu gelen fıkrayı; hem Haşirde Mahkeme-i Kübraya bir şekva, hem istikbalde münevver ehl-i maarif hey’etine bir ikaz, hem iki defa beraatımızda insaf ve adaletle feryadınızı dinliyen mahkeme-i temyize ‘’Elhüccetüz-zehra’’ ile beraber bir nevi lâyiha-i temyiz, hem beni konuşturmıyan ve seksen hatasını isbat ettiğimiz garazkârâne ithamname ile beni, iki sene ağır ceza ve tecrid-i mutlak ve iki sene başka yere nefy ve göz nezareti hapsiyle mahkûm eden hey’ete aynen o fıkrayı tekrar ediyorum!
İşte ben de adliyenin mahkemesine derim ki: ‘’Bin üçyüz elli senede ve her asırda üçyüz elli milyon müslümanların hayat-ı içtimaiyesinde kudsî ve hakikî bir düstur-u İlâhiyi, üçyüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden ve bin üçyüz senede geçmiş ecdadımızın itikadlarına iktidaen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rûy-i zeminde adalet varsa.. o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir..’’ diye bağırıyorum! Bu asrın sağır kulakları dahi işitsin.
Acaba, bu zamanın bazı ilcaatının iktizasiyle muvakkaten kabul edilen bir kısım ecnebi kanunlarını fikren ve ilmen kabul etmiyen ve siyaseti bırakan ve hayat-ı içtimaiyeden çekilen bir adamı, o yâtın tefsiriyle suçlu yapmakla İslâmiyeti inkâr ve dindar ve kahraman bir milyar ecdadımıza ihanet ve milyonlarla tefsirleri itham çıkmaz mı?
Üçüncüsü: Mahkûmiyetime gösterdikleri bir sebeb: Emniyeti ihlâl ve asayişi bozmaktır. Pek uzak bir ihtimâl ve yüzde belki binde bir imkân ile, hatta uzak imkânatı vukuat yerinde koyup, bazı mahrem risale ve hususî mektublardan, Risale-i Nurun yüzbin kelime ve cümlelerinden kırk - elli kelimesine yanlış mânâ vererek, bir sened gösterip, bizi itham ve cezalandırdılar. Ben de, bu otuz - kırk senelik hayatımı bilenleri ve Nurun binler has şâkirdlerini işhad ederek derim:
İstanbulu işgal eden İngilizlerin Baş kumandanı İslâm içinde ihtilâf atıp, hattâ Şeyhül-İslâm ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevkederek ‘’İtilâfçı - İttihatçı’’ fırkalarını birbiriyle uğraştırmasiyle Yunanın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlûbiyetine zemin hazırladığı bir sırada; İngiliz ve Yunan aleyhinde ‘’Hutuvat-ı Sitte’’ eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab ve neşretmek ile, o kumandanın dehşetli plânını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmiyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmıyan ve esarette, Rusun Baş Kumandanının idam kararına ehemmiyet vermiyen ve Otuz Bir Mart Hadisesinde sekiz taburu bir nutukla itaata getiren ve divan-ı Harb-i örfide, mahkemedeki paşaların: ‘’Sen de mürtecisin, şeriat istemişsin!’’_diye suallerine karşı, idama beş para kıymet vermeyip cevaben: ‘’Eğer meşrutiyet, bir fırkanın istibdadından ibaret ise, bütün cin ve ins şahid olsun ki ben mürteciyim! Ve şeriatın bir tek mes’elesine ruhumu feda etmeye hazırım.’’ diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevkedip, idamını beklerken beraatına karar verdikleri ve tahliye olup dönerken, onlara teşekkür etmiyerek ‘’Zâlimler için yaşasın Cehennem!’’ diye yolda bağıran ve Ankara’da, divan-ı riyasette, Mustafa Kemal hiddetle ona dedi: ‘’Biz, seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikirler beyan edesin; sen geldin, namaza dair şeyler yazdın, içimize ihtilâf verdin.’’ Ona karşı, ‘’İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir! Hainin hükmü merduttur.’’ diye kırk elli meb’usun huzurunda söyliyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri aldıran ve altı vilâyet zabıtasınca ve hükûmetce, asayişin ihlâline dair bir tek maddesi kaydedilmiyen ve yüz binlerle Nur şâkirdlerini hiç bir vukuatı görünmiyen; yalnız, bir küçük talebenin haklı bir müdafaada, küçük bir vukuatından başka hiç bir şâkirdinden bir cinayet işitilmiyen ve hangi hapse girmiş ise o mahpusları ıslah eden ve yüz binler Risale-i Nurdan, memlekette intişar etmekle beraber, menfaattan başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmiüç senelik hayatının ve üç hükûmet ve mahkemelerin beraatlar vermelerinin ve nurun kıymetini bilen yüzbin şâkirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle isbat eden ve münzevî mücerred, garib, ihtiyar, fakir ve kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp, eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arıyan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermiyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendisine zulüm ve tâzib edenlere beddua etmiyen bir adam hakkında, ‘’Bu ihtiyar münzevî asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır._Ve muhabereleri dünya içindir. Öyle ise suçludur!’’ diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler, elbette yerden göğe kadar suçludur. Mahkeme-i Kübrada hesabını verecekler!..
Acaba, bir nutuk ile, isyan eden sekiz taburu itaata getiren ve kırk sene evvel, bir makalesiyle binler adamı kendine taraftar yapan ve mezkûr üç dehşetli kumandanlara karşı korkmıyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde, ‘Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa ve her gün biri kesilse zındıkaya ve dalâlete teslim-i silâh edip, vatan ve millet ve İslâmiyete hiyanet etmem. Hakikat-ı Kur’ana feda olan bu başımı zâlimlere eğmem.!’’ diyen; ve Emirdağ’ında, beş - on âhiret kardeşi ve üç dört hizmetçilerden başka kimse ile alâkadar olmıyan bir adam hakkında; ittihamnamede: ‘’Bu Said, Emirdağı’nda gizli çalışmış, asayişe zarar vermek fikriyle orada bir kısım halkları zehirlemiş! Yirmi adamda etrafında onu medhedip, hususî mektuplar yazdıkları gösteriyor ki, o adam inkılâb ve hükûmet aleyhinde gizli bir siyaset çeviriyor.’’ diyerek, emsalsiz bir adâvet ve ihanetlerle iki sene hapse sokmak ve hapiste tecrid-i mutlak ile ve mahkemede konuşturmakla tâzib edenler, ne derece haktan ve adâletten ve insaftan uzak düştüklerini vicdanlarına havale ediyorum.

Devam Edecek