AFYON HAYATI (4)
Onbeşinci Rica (Hâşiye)
Bir zaman Emirdağı’nda ikamete memur ve tek başıma menzilde adeta bir haps-i münferid ve bana çok ağır gelen tarassudlar ve tahakkümler ile bana işkence vermelerinden hayattan usandım, hapisten çıktığıma teessüf ettim. Ve "Hapis ve kabir, bu tarz-ı hayata müreccahtır" diye ya hapse veya kabre girmeye karar verirken, inayet-i İlahiye imdada yetişti; kalemleri teksir makinesi olan Medresetüz-Zehra şakirdlerinin ellerine, yeni çıkan teksir makinesini verdi. Birden Nur’un kıymettar mecmualarından her tanesi, bir kalem ile beşyüz nüsha meydana geldi. Fütuhata başlamaları, o sıkıntılı hayatı bana sevdirdi, "Hadsiz şükür olsun" dedirtti. Bir miktar sonra Risale-i Nur’un gizli düşmanları fütuhat-ı Nûriye’yi çekemediler. Hükûmeti aleyhimize sevkettiler. Yine hayat bana ağır gelmeye başladı. Birden inayet-i Rabbaniye tecelli etti. En ziyade Nurlara muhtaç olan alâkadar memurlar, vazifeleri itibariyle müsadere edilen Nur Risalelerini kemal-i merak ve dikkatle mütalâa ettiler. Fakat Nurlar, onların kalblerini kendine taraftar eyledi. Tenkid yerinde takdire başlamalariyle Nur Dershanesi çok genişlendi; maddi zararımızdan yüz derecede ziyade menfaat verdi; sıkıntılı telaşlarımızı hiçe indirdi. Sonra, gizli düşman münafıklar, hükûmetin nazar-ı dikkatini benim şahsıma çevirdiler. Eski siyasi hayatımı hatırlattırdılar. Hem adliyeyi, hem maarif dairesini, hem zabıtayı, hem Dahiliye Vekâletini evhamlandırdılar. Partilerin cereyanları ve komünistlerin perdesinde anarşistlerin tahrikâtiyle o evham genişlendi. Bizi tazyik ve tevkif ve ellerine geçen risaleleri müsadereye başladılar. Nur şakirdlerinin faaliyetine tevakkuf geldi.
Benim şahsımı çürütmek fikriyle bir kısım resmi memurlar hiç kimsenin inanmayacağı isnadlarda bulundular. Pek acib iftiraları işaaya çalıştılar. Fakat kimseyi inandıramadılar. Sonra, pek adi bahanelerle, zemherinin en şiddetli soğuk günlerinde beni tevkif ederek, büyük ve gayet soğuk ve iki gün sobasız bir koğuşta tecrid-i mutlak içinde hapsettiler. Ben küçük odamda günde kaç defa soba yakar ve daima mangalımda ateş varken zafiyet ve hastalığımdan zor dayanabilirdim. Şimdi, bu vaziyette hem soğuktan bir sıtma, hem dehşetli bir sıkıntı ve hiddet içinde çırpınırken bir inayet-i İlahiye ile bir hakikat kalbimde inkişaf etti. Mânen: "Sen hapse, Medrese-i Yûsufiye namı vermişsin; hem Denizli’de sıkıntınızdan bin derece ziyade, hem ferah, hem mânevi kâr, hem oradaki mahpusların Nurlardan isifadeleri, hem büyük dairelerde Nurların fütuhatı gibi neticeler, size şekva yerinde binler şükrettirdi. Her bir saa hapsinizi ve sıkıntınzı, on saat ibadet hükmüne getirdi. O fani saatleri bakileştirdi. İnşâallah bu Üçüncü Medrese-i Yûsufiyedeki musibetzedelerin Nurlardan istifadeleri ve teselli bulmaları, senin bu soğuk ve ağır sıkıntını hararetlendirip, sevinçlere çevirecek ve hiddet ettiğin adamlar, eğer aldanmışlarsa bilmeyerek sana zulmediyorlar. Onlar, hiddete layık değiller. Eğer bilerek ve garazla ve dalalet hesabına seni incitiyorlar ve işkence yapıyorlarsa, onlar pek yakın bir zamanda, ölümün idam-ı ebedisiyle kabrin haps-i münferidine girip, daimi sıkıntılı azab çekecekler. Sen, onların zulmü yüzünden hem sevab, hem fani saatlerini bakileştirmeyi, hem manevi lezzetleri, hem vazife-i ilmiye ve diniyeyi ihlas ile yapmasını kazanıyorsun" diye ruhuma ihtar edildi. Ben de bütün kuvvetimle "Elhamdülillah!" dedim. İnsaniyet damariyle o zalimlere acıdım. "Ya Rabbi! Onları ıslah eyle!" diye dua ettim.Bu yeni hadisede, ifademde Dahiliye Vekaletine yazdığım gibi, on vecihle kanunsuz olduğu ve kanun namına kanunsuzluk eden o zalimler asıl suçlu onlar olması gibi öyle bahaneleri aradılar; işitenleri güldürecek ve hakperestleri ağlattıracak iftiraları ve uydurmalariyle, ehl-i safa gösterdiler ki, Risale-i Nur’a ve şakirdlerine ilişmeye kanun ve hak cihetinde imkân bulamıyorlar, divaneliğe sapıyorlar…
Ezcümle: Bir ay bizi tecessüs eden memurlar, bir şey bahane bulamadıklarından bir pusla yazıp ki: "Said’in hizmetkarı bir dükkandan rakı almış ona götürmüş" O puslayı imza ettirmek için hiç kimseyi bulamayıp, sonra yabani ve sarhoş bir adamı yakalamışlar, tehditkarane, "Gel bunu imza et!" demişler. O da demiş: "Tövbeler tövbesi olsun! Bu acib yalanı kim imza edebilir?" Onları, puslayı yırtmağa mecbur etmiş.
İkinci bir nümune: Bilmediğim ve şimdi dahi tanımadığım bir zat, atını, beni gezdirmek için vermiş. Ben de rahatsızlığım için teneffüs kasdı ile, ekser günlerde yazda bir iki saat gezerdim. O at ve araba sahibine elli liralık kitab vermeye söz vermiştim; ta kaidem bozulmasın ve minnet altına girmeyeyim. Acaba bu işte hiçbir zarar ihtimali var mı? Halbuki, "O at kimindir?" diye, elli defa bizlerden hem vali, hem adliyeciler, hem zabıta ve polisler sordular. Gûya büyük bir hadise-i siyasiye ve asayişe temas eden bir vakıadır. Hatta bu manasız soruşların kesilmesi için iki zat hamiyyeten biri, "At benimdir", diğeri "Araba benimdir" dedikleri için ikisini de benimle beraber tevkif ettiler. Bu nümunelere kıyasen, çok çocuk oyuncaklarına seyirci olup gülerek ağladık ve anladık ki, Risale-i Nur’a ve şakirdlerine ilişenler maskara olurlar…
O nümunelerden lâtif bir muhavere: Benim tevkif kağıdımda sebeb, emniyeti ihlal suçu yazıldığından, ben daha o puslayı görmeden müdde-i umuma dedim: "Seni geçen gece gıybet ettim." Eğer bin müddeiumumi ve bin emniyet müdürü kadar bu memlekette emniyet-i umumiyeye hizmet etmemiş isem, üç defa "Allah beni kahretsin" dedim.
Devam Edecek