AFYON HAYATI (6)

Tam merhametli, zararsız, vatana bir uzuv olmaya başladı. Hatta resmi memurlar, bu hale hayretle ve takdirle bakıyordular. Hem daha hüküm almadan bir kısım gençler dediler: "Nurcular hapiste kalsalar, biz kendimizi mahkum ettireceğiz ve ceza almaya çalışacağız; ta onlardan ders alıp onlar gibi olacağız.Onların dersiyle kendimizi ıslah edeceğiz." İşte bu mahiyette bulunan Nur Talebelerini, emniyeti ihlal ile itham edenler, herhalde ve gayet fena bir surette aldanmış veya aldatılmış veya bilerek veya bilmiyerek anarşistlik hesabına hükümeti iğfal edip biz eziyetlerle ezmeye çalışıyorlar. Biz bunlara karşı deriz: Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapanmıyor ve dünya misafirhanesinde yolcular gayet sür’at ve telaşla kafile kafile arkasında, toprak arkasına girip kayboluyorlar; elbette pek yakında birbirimizden ayrılacağız. Siz zulmünüzün cezasını dehşetli bir surette göreceksiniz. Hiç olmazsa mazlum ehl-i iman hakkında terhis tezkeresi olan ölümün idam-ı edebi dar ağacına çıkacaksınız. Sizin dünyada tevehhüm-ü edebiyetle aldığınız fani zevkler, baki ve elim elemlere dönecek.
Maatteessüf gizli münafık düşmanlarımız, bu düşmanlarımız, bu dindar milletin yüzer milyon veli makamında olan şehidlerinin kahraman gazilerinin kanıyla ve kılıncıyla kazanılan ve muhafaza edilen hakikat-ı İslamiyete bazen "Tarikat" namına takıp ve o güneşin tek bir şuaı olan Tarikat meşrebini o güneşin aynı gösterip hükümetin bazı dikkatsiz memurlarını aldatıp hakikat-ı Kur’aniyeye ve hakaik-i imaniyeye tesirli bir surette çalışan Nur talebelerine "Tarikatçı" ve "Siyasi cemiyetçi" namını vererek aleyhimize sevketmek istiyorlar. Biz hem onlara, hem onları aleyhimizde dinliyenlere, Denizli Mahkeme-i Adilesinde dediğimiz gibi deriz:
"Yüzer milyon başların feda oldukları bir kudsi hakikata başımız dahi feda olsun. Dünyayı başımıza ateş yapsanız,  Hakikat-ı Kur’aniyeye feda olan başlar, zındıkaya teslim-i silah etmiyecek ve vazife-i kudisyesinden vazgeçmiyecekler inşallah!"
İşte ihtiyarlığımın sergüzeştliğinden gelen ağrılara ve me’yusiyetlere, imandan ve Kur’andan imdada yetişen kudsi teselliler ile bu ihtiyarlığımın en sıkıntılı bir senesini, gençliğimin en ferahlı on senesine değiştirmem.Hususan, hapiste namazını kılan ve tövbe edenin her bir saati, on saat ibadet hükmüne geçmesiyle ve hastalıkta ve mazlumiyette dahi her bir fani gün, sevap cihetinde on gün baki bir ömrü kazandırmasiyle, benim gibi kabir kapısında nöbetini bekleyen bir adama ne kadar medar-ı şükrandır, o manevi ihtardan bildim; "Hadsiz şükür Rabbime" dedim;  ihtiyarlığıma sevindim ve hapsime razı oldum. Çünki: Ömür durmuyor, çabuk gidiyor. Lezzetle, ferahla gitse, lezzetin zevali elem olmasından, hem teessüf, hem şükürsüzlükle,  gafletle, bazı günahları yerinde bırakır, fani olur gider. Eğer hapis ve zahmetli gitse, zeval-i elem bir manevi lezzet olmasından, hem bir nevi ibadet sayıldığından, bir cihette baki kalır ve hayırlı meyveleriyle baki bir ömrü kazandırır. Geçmiş günahlara ve hapse sebebiyet veren hatalara keffaret olur, onları temizler. Bu nokta-i nazardan mahpuslardan farzı kılanlar, sabır içinde şükür etmelidirler…
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSî’NİN
AFYON MAHKEMESİ
Afyon mahkemesini tertib ve iftiralarla açtıran gizli dinsizler, Beddiüzzamanı idam etmek plânını çevirmişlerdir. Bu fevkalâde ehemmiyeti hâiz büyük müdafaât, böyle imhacı zâlim dinsizlere karşı onun ölümü hiçe sayarak haykırdığı hakikatlerdir. Neticede, temyiz mahkemesi mahkûmiyet kararını nakzetti. Ve aynı mahkeme iki defa Bediüzzamana beraet verdi. Nihayet bütün Risale-i Nur Külliyatı ve beşyüze yakın mektublar bilâkayd ü şart Bediüzzamana iade edildi.

* * *

BÜYÜK MÜDAFAATINDAN PARÇALAR
On sekiz sene sükûttan sonr - mecburiyet tahtında - bu istida mahkemeye ve sureti Ankara’ya makamâta verilmişken, tekrar vermeye mecbur olduğum iddianameye karşı itiraznamemdir.
Malûm olsun ki: Kastamonu’da, üç defa menzilimi taharri etmek için gelen iki müddeiumumî ve iki taharrî komiserine, ve üçüncüde polis müdürüne ve altı - yedi komiser ve polislere; ve Isparta’da Müddeiumuminin suallerine; ve Denizli ve Afyon mahkemelerine karşı dediğim ayn-ı hakikat küçük bir müdafaanın hülâsasıdır. Şöyleki:
Onlara dedim: Ben, onsekiz - yirmi münzevî yaşıyorum. Hem Kastamonu’da sekiz senedir karakol karşısında ve sair yerlerde dahi yirmi senedir daima tarassut ve nezaret altında kaç defa menzilimi taharri ettikleri halde; dünya ile, siyaset ile hiç bir tereşşuh, hiç bir emarem görülmedi. eğer bir karışık hâlim olsaydı ve oranın adliye ve zabıtası bilmedi veya bildi aldırmadı ise; elbette benden ziyade onlar mes’uldürler. Eğer yoksa, bütün dünyada kendi âhireti ile meşgul olan münzevilere ilişilmediği halde, neden bana lüzumsuz, vatan ve millet zararına bu derece ilişiyorsunuz? Biz Risale-i Nur Şâkirdleri, Risale-i Nur’u, değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemeyiz.
Hem, Kur’an bizi siyasetten şiddetle menetmiş. Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise, hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyide dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı îmanî olan hakikatlarla, gayet kat’î, en mütemerrid zındık feylesofları dahi îmana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’ana hizmet etmektir. Onun için, Risale-i Nur’u hiç bir şeye âlet edemeyiz.
Devam Edecek