DENİZLİ HAYATI (2)
Efendiler!
Size kat’î haber veriyorum ki: Buradaki zatların, bizimle ve Risale-i Nurla münasebeti olmıyan veya az bulunanlardan başka, istediğiniz kadar hakikî kardeşlerim ve hakikat yolunda hakikatlı arkadaşlarım var. Biz, Risale-i Nurun keşfiyat-ı kat’iyyesiyle iki kere iki dört eder derecesinde sarsılmaz bir kanaatle bilmişiz ki; ölüm bizim için, sırr-ı Kur’ân ile, idam-ı ebedîden terhis tezkeresine çevrilmiş; ve bize muhalif ve dalâlette gidenler için o kat’î ölüm, ya idam-ı ebedîdir (Eğer hirete kat’î îmanı yoksa), veya ebedi ve karanlıklı haps-i münferiddir. (Eğer hirete inansa ve sefahet ve dalâlette gitmiş ise). Acaba dünyada bu mes’eleden daha büyük, daha ehemmiyetli bir mes’ele-i insaniye var mı ki, bu ona âlet olsun? Sizden soruyorum! Madem yoktur ve olamaz, neden bizimle uğraşıyorsunuz? Biz, en ağır cezanıza karşı kendimiz, âlem-i nura gitmek için bir terhis tezkeresini alıyoruz diye kemal-i metanetle bekliyoruz. Fakat bizi reddedip, dalâlet hesabına mahkûm edenleri, sizi bu meclisde gördüğümüz gibi, idam-ı ebedî ile haps-i münferidle mahkûm ve pek yakın bir zamanda o dehşetli cezayı çekeceklerini müşahede derecesinde biliyoruz, belki görüyoruz, onlara insaniyet damariyle cidden acıyoruz. Bu kat’î ve ehemmiyetli hakikatı isbat etmeye ve en mütemerridleri dahi ilzam etmeye hazırım! Değil vukufsuz garazkâr mâneviyatta behresiz ehl-i vukufa karşı belki en büyük âlim ve feylesoflarınıza karşı gündüz gibi isbat etmezsem her cezaya razıyım! İşte yalnız bir nümune olarak, iki Cuma gününde mahpuslar için te’lif edilen ve Risale-i Nurun umdelerini ve hülâsa ve esaslarını beyan ederek Risale-i Nurun bir müdafaanamesi hükmüne geçen Meyve Risalesini ibraz ediyorum ve Ankara makamatına vermek için yeni harflerle yazdırmaya müşkilâtlar içinde gizli çalışıyoruz. İşte onu okuyunuz, tam dikkat ediniz, eğer kalbiniz (nefsinize karışmam) beni tasdik etmezse, bana şimdiki tecrid-i mutlak içinde her hakaret ve işkenceyi de yapsanız, sükût edeceğim!
Elhasıl: Yâ, Risale-i Nuru tam serbest bırakınız, veyahut bu kuvvetli ve zedelenmez hakikatı elinizden gelirse kırınız! Ben şimdiye kadar sizi ve dünyanızı düşünmüyordum ve düşünmiyecektim, fakat mecbur ettiniz, belki de sizi ikaz etmek lâzım idi ki, kader-i İlâhî bizi bu yola sevketti. Biz de, düstur-u kudsîyi kendimize rehber edip, herbir sıkıntılarınızı sabır ile karşılayacağız, diye azmettik.
Mevkuf
Said Nursi
* * *
Zaman-ı Saadetten şimdiye kadar câri bir âdet-i İslâmiyeye ittibaen Risale-i Nurun hususî menbaları olan yüzer yât-ı meşhûreyi, büyük bir en’âm gibi ‘’Hizb-i Kur’ânî’’ yaptığımızı, ‘’Dinde tahrifat yapıyor’’ diye muaheze etmişler.
Hem, bir sene cezasını çektiğim ve mahrem tutulan ve zabıtnamede kaydedildiği gibi odun yığınları altından çıkarılan Tesettür Risalesiyle, bu sene yazılmış ve neşredilmiş gibi bizi ittiham etmek ister.
Hem, Ankara’da hükûmetin riyasetinde bulunan birisine (Mustafa Kemal’e) söylediğim itirazlara ve ağır sözlere mukabele etmeyip sükût eden ve o öldükten sonra onun yanlışını gösteren bir hakikat-ı hadîsiyeyi beyandaki fıtrî ve lüzumlu ve küllî ve mahrem tenkidlerim, medar-ı mes’uliyet yapılmış. Ölmüş ve hükûmetten alâkası kesilmiş bir şahsın hatırı nerede? Ve Hükûmetin ve milletin bir hâtırası ve Cenab-ı Hakkın bir tecelli-i hâkimiyeti olan adaletleri, kanunları nerede?
Hem; biz, hükûmet-i cumhuriye ve esaslarından en ziyade kendimize medar-ı istinad ve onun ile kendimizi müdafaa ettiğimiz ‘’hürriyet-i vicdan’’ esası, bizim aleyhimizde medar-ı mes’uliyet tutulmuş, güya biz hürriyet-i vicdan esasına muarız gidiyoruz!
Hem, medeniyetin seyyiatını ve kusurlarını tenkid etmesinden hatır ve hayalime gelmiyen birşeyi, zabıtnamelerde isnad ediyor. Gûya ben, radyo (Hâşiye), tayyare ve şimendiferin kullanılmasını kabul etmiyorum, diye terakkiyat-ı hâzıra aleyhinde bulunduğumla mes’ul ediyor.
İşte; bu nümunelerine kıyasen ne kadar hilâf-ı adâlet bir muamele olduğunu, İnşâallah, insaflı, adaletli olan Denizli müddeiumumisi ve mahkemesi göstererek, o zabıtnamelerin evhamlarına ehemmiyet vermiyecekler.
Hem en acîbi budur ki; başka mahkemenin müddeiumumisi benden sordu: ‘’Mahrem Beşinci Şuada demişsin: (Ordu, dizginini o dehşetli şahsın elinden kurtaracak) Muradın, orduyu hükûmete karşı itaatsizliğe sevketmektir.’’ Ben de dedim: ‘’Maksadım; o kumandan ya ölecek veya tebdil edilecek, ordu onun tahakkümünden kurtulacak demektir. Acaba; hem gayet mahrem, sekiz senede yalnız iki defa elime geçen ve aynı zamanda kaybedilen, hem âhir zamana ait bir Hadîsin mânâsını küllî bir surette beyan eden, hem aslı eskiden te’lif edilen bir risale, hem bir tek nefer görmediği halde nasıl sebeb-i ittiham olur?’’ Maatteessüf, o insafsızların o acîb ittihamı iddianameye girmiş.
(Hâşiye): Radyo gibi azîm bir nimet-i İlâhiyyeye karşı azîzm bir şükür olmak için, ‘’Radyo, Kur’ânı okuyup bütün zemin yüzündeki insanlara dinlettirip küre-i havanın bir hâfız-ı Kur’ân olmasıdır.’’ demiştim.
Hem en garibi şudur ki; bir yerde demişim: Cenab-ı Hakkın büyük nimetleri olan tayyare, şimendifer ve radyoya büyük şükür ile mukabele lâzımken, beşer şükür etmedi. Devam edecek