EMİRDAĞ HAYATI (20)
Kudsî düsturunu kendine rehber et! Hevesli akılsız çocuklar gibi, muvakkat, ehemmiyetsiz lezzetlerin peşinde koşma! Düşün ki; fâni zevkler, sana mânevî elemler, teessüfler bırakıyor. Sıkıntılar, elemler ise; bil’akis mânevî lezzetler ve uhrevî sevablar veriyor. Sen divane olmazsan, muvakkat lezzeti yalnız şükür için arayabilirsin. Zaten lezzetler şükür için verilmiş...
Said Nursî
Aziz Muhterem Kardeşim;
Evvelâ: Zâtınızın, bir risale kadar câmi ve uzun ve müdakkikane hararetli mektubuzunu kemal-i merakla okudum._Peşin olarak size bunu beyan ediyorum ki; Risale-i Nurun üstadı ve Risale-i Nura Celculetiye kasidesinde rumuzlu işârâtiyle pek çok alâkadarlık gösteren ve benim hakaik-i îmaniyede hususî üstadım, ‘’İmam-ı Ali’’ dir (R.A.) ve yetinin nassiyle, l-i Beytin muhabbeti, Risale-i Nurda ve mesleğimizde bir esasdır. Ve Vehhabilik damarı, hiçbir cihetle nurun hakikî şâkirdlerinde olmamak lâzım geliyor. Fakat, mâdem bu zamanda zındıka ve ehl-i dalâlet, ihtilâftan istifade edip ehl-i îmanı şaşırtıp ve şeairi bozarak, Kur’an ve îman aleyhinde kuvvetli cereyanları var; elbette bu müthiş düşmana karşı, cüz’î teferruata dâir medar-ı ihtilâf münakaşaların kapısını açmamak gerektir.
Hem, ölmüş insanları zemmetmeye hiç lüzum yok. Onlar, dâr-ı âhirete mahall-i cezaya gitmişler. Lüzumsuz, zararlı, onların kusurlarını beyan etmek; emrolunan muhabbet-i l-i Beytin muktezası değildir ve lâzım da değildir diye, Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat, Sahabeler zamanındaki fitnelerden bahs açmayı menetmişler. Çünki, Vak’a-i Cemelde, Aşere-i Mübeşşereden Zübeyr (R.A.) ve Talha (R:A.) ve işe-i Sıddîka (R.A.) bulunmasiyle, Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat o harbi ‘’İçtihad neticesi’’ deyip, ‘’Hazret-i Ali (R.A.), haklı öteki taraf haksız; fakat içtihad neticesi olduğu cihetle affedilir’’ derler.
Hem Vehhabîlik damarı, hem müfrit Râfizilerin mezhebleri İslâmiyete zarar vermesin diye, Sıffîn Harbindeki bâğilerden de bahs açmayı zararlı görüyorlar. Haccâc-ı Zâlim, Yezid ve Velid gibi heriflere, ilm-i kelâmın en büyük allâmesi olan Sa’deddin-i Taftazânî ‘’Yezide lânet caizdir’’ demiş; fakat, ‘’lânet vacibdir’’ dememiş; hayırdır ve sevabı vardır dememiş. Çünki: Hem Kur’ânı hem Peygamberi, hem bütün Sahabelerin kudsî sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Şimdi onlardan meydanda gezenler çoktur. Şer’an, bir adam hiç mel’unları hatıra getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararı yok. Çünki, zem ve lânet ise, medih ve muhabbet gibi değil. Onlar, amel-i salihde dâhil olamaz. Eğer zararı varsa, daha fena.
İşte; şimdi gizli münafıklar, Vehhabilik damariyle, en ziyade İslâmiyeti ve hakikat-ı Kur’aniyeyi muhafazaya me’mur ve mükellef olan bir kısım hocaları elde edip, ehl-i hakikatı Alevilikle itham etmekle birbiri aleyhinde istimâl ederek, dehşetli bir darbeyi İslâmiyete vurmağa çalışanlar meydanda geziyorlar. Sen de bir parçasını mektubunda yazıyorsun. Hattâ sen de biliyorsun, benim ve Risale-i Nurun aleyhinde istimâl edilen en te’sirli vasıtayı hocalardan bulmuşlar. Şimdi, Haremeyn-i Şerifeyne hükmeden Vehhabîler ve meşhur dehşetli dâhîlerden, İbn-i Teymiye ve İbn-ül- Kayyım-ıl- Cevzî’nin pek acib ve cazibedar eserleri, İstanbulda, çoktanberi hocaların eline geçmesiyle, hususan evliyalar aleyhinde ve bir derece bid’alara müsaadekâr meşreblerini kendilerine perde yapmak istiyen bid’alara bulaşmış bir kısım hocalar, sizin, muhabbet-i Al-i Beytden gelen ve şimdi izharı lâzım olmıyan içtihadınızı vesile ederek; hem sana, hem nur şâkirdlerine darbe vurabilirler. Madem zemmetmemek ve tekfir etmemekte bir emr-i şer’î yok; fakat zemde ve tekfirde hükm-ü şer’î var. Zem ve tekfir eğer haksız olsa, büyük zararı var. Eğer haklı ise, hiç hayır ve sevab yok. Çünki, tekfire ve zemme müstahak hadsizdirler. Fakat zemmetmemek, tekfir etmemekte hiçbir hükm-ü şer’î yok, hiç zararı da yok.
İşte bu hakikat içindir ki; ehl-i hakikat, başta Eimme-i Erbaa ve Ehl-i Beytin Eimme-i İsna-Aşer olarak Ehl-i Sünnetin mezkûr hakikata müstenid olan kanun-ı kudsiyeyi kendilerine rehber edip, İslâmlar içinde o eski zaman fitnelerinden medar-ı bahs ve münakaşa etmeyi câiz görmemişler; menfaatsiz, zararı var demişler.
Hem o harblerde, çok ehemmiyetli Sahabeler nasılsa iki taraftada bulunmuşlar. O fitneleri bahsetmekte, o hakikî Sahabelere Talha (R.A), Zübeyr (R.A) gibi Aşere-i Mübeşşereye dahi tarafgirâne bir inkâr, bir itiraz kalbe gelir. Hatâ varsa da, tövbe ihtimali kuvvetlidir. O eski zamana gidip; lüzumsuz, zararlı, şeriat emretmeden o ahvalleri tetkik etmekten ise; şimdi bu zamanda bilfiil İslâmiyete dehşetli darbeleri vuran ve binler lânete, nefrete müstahak olanlara ehemmiyet vermemek gibi bir halet, mü’min ve müdakkik bir zâtın vazife-i kudsiyesine muvafık gelemez. Hattâ, Sabri ile küçücük münakaşanız; hem Risale-i Nura, hakaik-î îmaniyenin intişarına ehemmiyetli bir zarar verdiğini senden saklamam; aynı vakitte burada hissetim, müteessir ve müteellim oldum.
Said Nursî
Aziz Muhterem Kardeşim;
Evvelâ: Zâtınızın, bir risale kadar câmi ve uzun ve müdakkikane hararetli mektubuzunu kemal-i merakla okudum._Peşin olarak size bunu beyan ediyorum ki; Risale-i Nurun üstadı ve Risale-i Nura Celculetiye kasidesinde rumuzlu işârâtiyle pek çok alâkadarlık gösteren ve benim hakaik-i îmaniyede hususî üstadım, ‘’İmam-ı Ali’’ dir (R.A.) ve yetinin nassiyle, l-i Beytin muhabbeti, Risale-i Nurda ve mesleğimizde bir esasdır. Ve Vehhabilik damarı, hiçbir cihetle nurun hakikî şâkirdlerinde olmamak lâzım geliyor. Fakat, mâdem bu zamanda zındıka ve ehl-i dalâlet, ihtilâftan istifade edip ehl-i îmanı şaşırtıp ve şeairi bozarak, Kur’an ve îman aleyhinde kuvvetli cereyanları var; elbette bu müthiş düşmana karşı, cüz’î teferruata dâir medar-ı ihtilâf münakaşaların kapısını açmamak gerektir.
Hem, ölmüş insanları zemmetmeye hiç lüzum yok. Onlar, dâr-ı âhirete mahall-i cezaya gitmişler. Lüzumsuz, zararlı, onların kusurlarını beyan etmek; emrolunan muhabbet-i l-i Beytin muktezası değildir ve lâzım da değildir diye, Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat, Sahabeler zamanındaki fitnelerden bahs açmayı menetmişler. Çünki, Vak’a-i Cemelde, Aşere-i Mübeşşereden Zübeyr (R.A.) ve Talha (R:A.) ve işe-i Sıddîka (R.A.) bulunmasiyle, Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat o harbi ‘’İçtihad neticesi’’ deyip, ‘’Hazret-i Ali (R.A.), haklı öteki taraf haksız; fakat içtihad neticesi olduğu cihetle affedilir’’ derler.
Hem Vehhabîlik damarı, hem müfrit Râfizilerin mezhebleri İslâmiyete zarar vermesin diye, Sıffîn Harbindeki bâğilerden de bahs açmayı zararlı görüyorlar. Haccâc-ı Zâlim, Yezid ve Velid gibi heriflere, ilm-i kelâmın en büyük allâmesi olan Sa’deddin-i Taftazânî ‘’Yezide lânet caizdir’’ demiş; fakat, ‘’lânet vacibdir’’ dememiş; hayırdır ve sevabı vardır dememiş. Çünki: Hem Kur’ânı hem Peygamberi, hem bütün Sahabelerin kudsî sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Şimdi onlardan meydanda gezenler çoktur. Şer’an, bir adam hiç mel’unları hatıra getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararı yok. Çünki, zem ve lânet ise, medih ve muhabbet gibi değil. Onlar, amel-i salihde dâhil olamaz. Eğer zararı varsa, daha fena.
İşte; şimdi gizli münafıklar, Vehhabilik damariyle, en ziyade İslâmiyeti ve hakikat-ı Kur’aniyeyi muhafazaya me’mur ve mükellef olan bir kısım hocaları elde edip, ehl-i hakikatı Alevilikle itham etmekle birbiri aleyhinde istimâl ederek, dehşetli bir darbeyi İslâmiyete vurmağa çalışanlar meydanda geziyorlar. Sen de bir parçasını mektubunda yazıyorsun. Hattâ sen de biliyorsun, benim ve Risale-i Nurun aleyhinde istimâl edilen en te’sirli vasıtayı hocalardan bulmuşlar. Şimdi, Haremeyn-i Şerifeyne hükmeden Vehhabîler ve meşhur dehşetli dâhîlerden, İbn-i Teymiye ve İbn-ül- Kayyım-ıl- Cevzî’nin pek acib ve cazibedar eserleri, İstanbulda, çoktanberi hocaların eline geçmesiyle, hususan evliyalar aleyhinde ve bir derece bid’alara müsaadekâr meşreblerini kendilerine perde yapmak istiyen bid’alara bulaşmış bir kısım hocalar, sizin, muhabbet-i Al-i Beytden gelen ve şimdi izharı lâzım olmıyan içtihadınızı vesile ederek; hem sana, hem nur şâkirdlerine darbe vurabilirler. Madem zemmetmemek ve tekfir etmemekte bir emr-i şer’î yok; fakat zemde ve tekfirde hükm-ü şer’î var. Zem ve tekfir eğer haksız olsa, büyük zararı var. Eğer haklı ise, hiç hayır ve sevab yok. Çünki, tekfire ve zemme müstahak hadsizdirler. Fakat zemmetmemek, tekfir etmemekte hiçbir hükm-ü şer’î yok, hiç zararı da yok.
İşte bu hakikat içindir ki; ehl-i hakikat, başta Eimme-i Erbaa ve Ehl-i Beytin Eimme-i İsna-Aşer olarak Ehl-i Sünnetin mezkûr hakikata müstenid olan kanun-ı kudsiyeyi kendilerine rehber edip, İslâmlar içinde o eski zaman fitnelerinden medar-ı bahs ve münakaşa etmeyi câiz görmemişler; menfaatsiz, zararı var demişler.
Hem o harblerde, çok ehemmiyetli Sahabeler nasılsa iki taraftada bulunmuşlar. O fitneleri bahsetmekte, o hakikî Sahabelere Talha (R.A), Zübeyr (R.A) gibi Aşere-i Mübeşşereye dahi tarafgirâne bir inkâr, bir itiraz kalbe gelir. Hatâ varsa da, tövbe ihtimali kuvvetlidir. O eski zamana gidip; lüzumsuz, zararlı, şeriat emretmeden o ahvalleri tetkik etmekten ise; şimdi bu zamanda bilfiil İslâmiyete dehşetli darbeleri vuran ve binler lânete, nefrete müstahak olanlara ehemmiyet vermemek gibi bir halet, mü’min ve müdakkik bir zâtın vazife-i kudsiyesine muvafık gelemez. Hattâ, Sabri ile küçücük münakaşanız; hem Risale-i Nura, hakaik-î îmaniyenin intişarına ehemmiyetli bir zarar verdiğini senden saklamam; aynı vakitte burada hissetim, müteessir ve müteellim oldum.
Devam Edecek
Yazarın Önceki Yazıları