KASTAMONU HAYATI (25)

Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki; gayet güzel ve ziynetli ve muntazam cevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanatın iaşe ve idareleri ve tevellüdat vefiyatları o kadar muntazamdır, basit bir kum ve acı bir sudan verilen erzakları ve tâyinatları o kadar mükemmeldir ki, bilbedahe bir Kadir-i Zülcelâlin bir Rahîm-i Zülcemalin idare ve iaşesiyle olduğunu isbat eder.
Sonra o misafir, nehirlere bakar, görür ki: Menfaatleri ve vazifeleri ve varidat ve sarfiyatları o kadar hakîmâne ve rahîmânedir, bilbedahe isbat eder kİ; ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler, bir Rahman-ı Zülcelâl-i Vel-İkramın hazine-i rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hattâ o kadar fevkalâde iddihar ve sarfediliyorlar ki, ‘’Dört nehir Cenetten geliyorlar’’ diye rivayet edilmiş. Yâni: Zâhiri esbabın pek fevkinde olduklarından, mânevî bir Cennetin hazinesinden ve yalnız gaybî, tükenmez bir menbaın feyzinden akıyorlar demektir. Meselâ: Mısır’ın kumistanını bir cennete çeviren Nil-i mübarek, cenub tarafından, Cebel-i Kamer denilen bir dağdan mütemadiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa, o dağdan büyük olur. Halbuki o dağdan ona ayrılan yer, mahzen, altı kısmından bir kısım olamaz. Varidatı ise; o mıntıka-i harrede pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur, elbette o muvazene-i vâsiayı muhafaza edemediğinden, o Nil-i mübarek âdet-i Arziye fevkinde bir gaybî cenetten çıkıyor diye rivayeti, gayet mânidar ve güzel bir hakikatı ifade ediyor.
İşte deniz ve nehirlerin denizler gibi hakikatlarının ve şehadetlerinin binden brisini gördü. Ve umumu, bil’icma, denizlerin büyüklüğü nisbetinde bir kuvvetle der ve bu şehadete, denizler mahlûkatı adedince, şahitler gösterir diye anladı. Ve denizlerin ve nehirlerin umum şehadetlerini irade ederek ifade etmek mânasında, Birinci Makamın Dördüncü Mertebesinde denilmiş.
Sonra dağlar ve sahralar, seyahat-ı fikriyede bulunan o yolcuyu çağırıyorlar, ‘’Sahifelerimizi de oku’’ diyorlar. O da bakar, görür ki: ‘’Dağların küllî vazifeleri ve umumî hizmetleri o kadar azametli ve hikmetlidirler; akılları hayret içinde bırakır. Meselâ: Dağların zeminden emr-i Rabbanî ile çıkmaları ve zeminin içinde, inkılâbât-ı dahiliyeden neş’et eden heyecanını ve gazabını ve hiddetini, çıkmalariyle teskin ederek; zemin, o dağların fışkırmasiyle ve menfeziyle teneffüs edip, zararlı olan sarsıntılardan ve zelzele-i muzırradan kurtulup, vazife-i devriyesinde sekenesinin istirahatlarını bozmuyor.
Demek, nasıl ki sefineleri sarsıntıdan vikaye ve muvazenelerini muhafaza için; onların direkleri, üstünde kurulmuş; öyle de, dağlar, zemin sefinesine bu mânada hazineli direkler olduklarını, Kur’ân-ı Mucizül-Beyan, gibi çok Âyetlerle ferman ediyor.
Hem meselâ: Dağların içinde zîhayata lâzım olan her nevi menbalar, sular, madenler, maddeler, ilâçlar o kadar hakîmâne ve müdebbirâne ve kerîmâne ve ihtiyatkârâne iddihar ve ihzar ve istif edilmiş ki; bilbedahe, kudreti, nihayetsiz bir Kadîrin ve hikmeti nihayetsiz bir Hakîmin hazineleri ve anbarları ve hizmetkârları olduklarını isbat ederler, diye anlar. Ve sahra ve dağların dağ kadar vazife ve hikmetlerinden bu iki cevhere sairlerini kıyas edip, Dağların ve sahraların umum hikmetleriyle, hususan ihtiyatî iddiharlar cihetiyle getirdikleri şehadeti ve söyledikleri tevhidini, dağlar kuvvetinde ve sebatında ve sahralar genişliğinde ve büyüklüğünde görür. Amentü Billâh der.
İşte bu mânayı ifade için, Birinci Makamın Beşinci Mertebesinde denilmiş. Sonra o yolcu, dağda ve sahrada fikriyle gezerken eşcar ve nebâtat âleminin kapısı fikrine açıldı. Onu içeriye çağırdılar. ‘’Gel, dairemizde de gez, yazılarımızı da oku’’ dediler. O da girdi, gördü ki: Gayet muhteşem ve müzeyyen bir meclis-i tehlil ve tevhid ve bir halka-i zikir ve şükür teşkil etmişler. Bütün eşcar ve nebatatın enva’ları; bil’icma, beraber diyorlar gibi lisan-ı hallerinden anladı. Çünkü bütün meyvadar ağaç ve nebatlar; mizanlı ve fesahatli yapraklarının dilleriyle ve süslü ve cezaletli çiçeklerinin sözleriyle ve intizamlı ve belâgatli meyvalarının kelimeleriyle beraber müsebbihane şehadet getirdiklerine ve dediklerine delâlet ve şehadet eden üç büyük küllî hakikatı gördü.
Birincisi: Pek zâhir bir surette kasdî bir in’am ve ikram ve ihtiyarî bir ihsan ve imtinan mânası ve hakikati her birisinde hissedildiği gibi; mecmuunda ise, güneşin zuhurundaki ziyası gibi görünüyor.
İkincisi: Tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkânı olmayan kasdî ve hakîmane bir temyiz ve tefrik, ihtiyarî ve rahîmane bir tezyin ve tasvir mânası ve hakikatı, o hadsiz enva ve efradda gündüz gibi âşikâre görünüyor ve bir Sâni-i Hakîmin eserleri ve nakışları olduklarını gösterir.
Devam Edecek