KASTAMONU HAYATI (30)
Bu mu’cizattann üçyüzden ziyade bir kısmı, On Dokuzuncu Mektub olan Mu’cizat-ı Ahmediye (A.S.M.) namındaki hârika ve kerametli bir risalede kat’i delilleriyle beraber beyan edildiğinden, onları ona havale ederek, dedi ki: Bu kadar ahlâk-ı hasene ve kemalâtla beraber, bu kadar mu’cizat-ı bâhiresi bulunan bir Zat (A.S.M.), elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kabil değil.
İkincisi: Elinde, bu kâinat sahibinin bir fermanı bulunduğu ve o fermanı, her asırda üçyüz milyondan ziyade insanların kabul ve tasdik ettikleri ve o ferman olan Kur’an-ı Azimüşşanın, yedi vecihle harika olmasıdır. Ve bu Kur’anın, kırk vecihle mu’cize olduğu ve kâinat Hâlikının sözü bulunduğu kuvvetli delilleriyle beraber Yirmi Beşinci Söz ve Mu’ciat-ı Kur’aniye namlarındaki Risale-i Nurun bir Güneşi olan meşhur bir risalede tafsilen beyan edilmesinden, onu, ona havale ederek dedi: Böyle ayn-ı hak ve hakikat bir fermanın tercümanı ve tebliğ edicisi bir zatta (A.S.M.), fermana cinayet ve ferman sahibine hiyanet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz....
Üçüncüsü: O Zat (A.S.M.), öyle bir şeriat ve bir İslâmiyet ve bir ubudiyet ve bir dua ve bir davet ve bir îman ile meydana çıkmış ki; onların ne misli var ve ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel, ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünki ümmi bir Zatta (A.S.M.) zuhur eden o şeriat, ondört asrı ve nev-i beşerin humsunu, âdilâne ve hakkaniyet üzere ve müdakkikane hadsiz kanunlariyle idare etmesi emsal kabul etmez.
Hem, ümmi bir Zatın (A.S.M.) ef’al ve akvâl ve ahvalinden çıkan İslâmiyet, her asırda, üçyüz milyon insanın rehberi ve mercii ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin müneviiri ve musaffisi ve nefislerinin mürebbisi ve müzekkisi ve ruhlarının medar-ı inkişafı ve mâden-i terakkiyatı olması cihetiyle, misli olamaz ve olmamış.
Hem, dininde bulunan bütün ibâdâtın bütün envaında en ileri olması... ve herkesten ziyade takvada bulunması... ve Allahdan korkması... ve fevkalâde daimi mücahedat ve dağdağalar içinde tam tamına ubudiyetin en ince esrarına kadar müraat etmesi ve hiç kimseyi taklid etmiyerek ve tam manasiyle ve mübtediyane fakat en mükemmel olarak hem ibtida, hem intihayı birleştirerek yapması; elbette misli görülmez ve görünmemiş.
Hem binler dua ve münâcâtlarından Cevşenül-Kebir ile, öyle bir marifet-i Rabbaniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyorki; o zamandanberi gelen ehl-i marifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkâr ile beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki; duada dahi onun misli yoktur. Risale-i Münâcâtın başında, Cevşenül-Kebirin doksandokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir mealinin beyan edildiği yere bakan adam, Cevşenin dahi misli yoktur diyecek.
Hem, tebliğ-i Risalette ve nâsı hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki; büyük devletler ve büyük dinler, hatta kavim ve kabilesi ve amucası ona şiddetli adavet ettikleri halde zerre mikdar bir eser-i tereddüd, bir telâş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başiyle bütün dünyaya meydan okuması ve başada çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi isbat ederki, tebliğ ve davetde dahi misli olmamış ve olamaz.
Hem îmanda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve hârika bir yakîn ve mu’cizane bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvi itikad taşımışki, o zamanın hükümranı olan bütün efkârı ve akideleri ve hükemanın hikmetleri ve ruhânî reislerin ilimleri ona muârız ve muhalif ve münkir oldukları halde; onun en yakinine, ne itikadına, ne itimadına, ne itminanına hiçbir şüphe, hiçbir tereddüd, hiçbir zaaf, hiçbir vesvese vermemesi ve maneviyatta ve meratib-i imaniyede terakki eden başta Sahabeler ve bütün ehl-i velâyet, Onun, her vakit, mertebe-i imanından feyz almaları ve Onu en yüksek derecede bulmaları bilbedahe gösterir ki, imanı dahi emsalsizdir.
İşte, böyle emsalsiz bir şeriat ve misilsiz bir İslâmiyet ve hârika bir ubudiyyet ve fevkalâde bir dua ve cihan-pesendane bir davet ve mu’cizane bir iman sahibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladı, ve aklı dahi tasdik etti.
Dördüncüsü: Enbiyaların (A.S.) icmaı, nasılki vücud ve vahdaniyet-i İlâhiyyeye gayet kuvvetli bir delildir; öyle de, bu Zatın (A.S.M.) doğruluğuna ve risaletine gayet sağlam bir şehadetdir. Çünki: Enbiya Aleyhimüsselâmın doğruluklarına ve Peygamber olmalarına medar olan ne kadar kudsi sıfatlar ve mucizeler ve vazifeler varsa, o Zatda (A.S.M.) en ileride olduğu tarihçe musaddaktır. Demek onlar, nasılki lisan-ı kal ile; Tevrat, İncil, Zebur ve Suhuflarında bu Zatın (A.S.M.) geleceğini haber verip insanlara beşaret vermişler ki, kütüb-ü mukaddesenin o beşaretli işaratından yirmiden fazla ve pek zâhir bir kısmı, On Dokuzuncu Mektupta güzelce beyan ve isbat edilmiş. Öyle de, lisan-ı halleriyle yani nübüvvetleriyle ve mucizeleriyle, kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu zatı tasdik edip davâsını imza ediyorlar ve lisan-ı kal ve icma ile vahdaniyete delâlet ettikleri gibi, lisan-ı hal ile ve ittifak ile de, bu Zatın sadıkiyetine şehadet ediyorlar, diye anladı.
Beşincisi: Bu Zatın düsturlariyle ve terbiyesi ve tebaiyetiyle ve arkasından gitmeleriyle; hakka, hakikata, kemalâta, kerâmata, keşfiyata, müşahedata yetişen binlerce evliya vahdaniyete delâlet ettikleri gibi; üstadları olan bu Zâtın sâdıkiyetine ve risaletine icma ve ittifakla şehadet ediyorlar. Ve âlem-i gaybdan verdiği haberlerin bir kısmını, nur-u velâyetle müşahede etmeleri ve hakkalyakîn suretinde itikad ve tasdik etmeleri; üstadları olan bu Zatın, derece-i hakkaniyet ve sadıkiyetini Güneş gibi gösterdiğini gördü.
Altıncısı: Bu Zatın ümmîliğiyle beraber; getirdiği hakaik-ı kudsiye ve ihtira ettiği ulûm-u âliye ve keşfettiği marifet-i İlâhiyyenin dersiyle ve tâlimiyle, mertebe-i ilmiyede en yüksek makama yetişen milyonlar asfiya-i müdakkikîn ve sıddikîn-i muhakkikîn ve dâhî hükema-i mü’minîn, bu Zatın üssül-esas dâvası olan vahdaniyeti kuvvetli bürhanlariyle bil’ittifak isbat ve tasdik ettikleri gibi; bu muallim-i ekberin ve bu üstâd-ı âzamın hakkaniyetine ve sözlerinin hakikat olduğuna ittifak ile şehadetleri, gündüz gibi bir hüccet-i risâleti ve sâdıkiyetidir. Meselâ Risale-i Nur, yüz parçasiyle, bu Zâtın sadâkatının bir tek bürhanıdır. Devam edecek