KASTAMONU HAYATI (43)

Hem, bu muvakkat handa ve fâni misafirhanede ve kısa bir zamanda ve az bir ömürde, eşcar ve nebatatın elleriyle, bu kadar kıymetdar ihsanlar ve nimetler ve bu kadar fevkalâde masraflar ve ikramlar işaret, belki şehadet eder ki: Misafirlerine burada böyle merhametler yapan kudretli, keremkâr Zât-ı Rahîm, bütün ettiği masrafı ve ihsanı, kendini sevdirmek ve tanıttırmak neticesinin aksiyle, yâni: Bütün mahlûkat tarafından: ‘’Bize tattırdı, fakat yedirmeden bizi idam etti’’ dememek ve dedirmemek ve saltanat-ı Ulûhiyyetini iskat etmemek ve nihayetsiz rahmetini inkâr etmemek ve ettirmemek, ve bütün müştak dostlarını mahrumiyet cihetinde düşmanlara çevirmemek noktalarından, elbette ve her halde ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette, ebedî bırakacağı abdlerine, ebedî rahmet hazinelerinden, ebedî Cennetlerinde, ebedî ve Cenette lâyık bir surette meyvedar eşcar ve çiçekli nebatlar ihzar etmiştir. Buradakiler ise, müşterilere göstermek için nümunelerdir.
Hem ağaçlar ve nebatlar, umumen yaprak ve çiçek ve meyvelerinin kelimeleriyle Seni takdis ve tesbih ve tahmid ettikleri gibi, o kelimelerden herbirisi dahi ayrıca Seni takdis eder. Hususuan meyvelerin bedi’bir surette etleri çok muhtelif, san’atları çok acib, çekirdekleri çok hârika olarak yapılarak.. o yemek tablalarını ağaçların ellerine verip ve nebatların başlarına koyarak.. zîhayat misafirlerine göndermek cihetinde, lisan-ı hal olan tesbihatları, zuhurca lisan-ı kal derecesine çıkar. Bütün onlar Senin mülünde, Senin kuvvet ve kudretinle, Senin irade ve ihsanatınla, Senin rahmet ve hikmetinle musahhardırlar.. ve Senin herbir emrine mutidirler.
Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş, ve ey kibriya-yı azametinden tesettür etmiş olan Sâni-i Hakîm ve Hâlik-ı Rahim! Bütün eşcar ve nebatatın, bütün yaprak ve çiçek ve meyvelerin dilleriyle ve adediyle; Seni kusurdan aczden, şerikten takdis ederek hamd ü sena ederim.
Ey Fâtır-ı Kadir! Ey Müdebbir-i Hakîm! Ey Mürebbi-i Rahîm! Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın talimiyle ve Kur’ân-ı Hakîmin dersiyle anladım ve îman ettim ki, nasıl nebatat ve eşcar Seni tanıyorlar, Senin Sıfât-ı Kudsiyyeni ve Esmâ-i Hüsnanı bildiriyorlar. öyle de: Zîhayatlardan ruhlu kısmı olan insan ve hayvanattan hiçbiri yoktur ki, cisminde, gayet muntazam saatler gibi işliyen ve işlettirilen dâhilî ve hâricî azalariyle ve bedeninde gayet ince bir nizam ve gayet hassas bir mizan ve gayet mühim faideler ile yerleştirilen âlât ve duygulariyle ve cesedinde, gayet san’atlı bir yapılış ve gayet hikmetli bir tefriş ve gayet dikkatli bir müvazene içinde konulan cihazat-ı bedeniyyesiyle, Senin vücub-ı vücuduna ve sıfatlarının tahakkukuna şehadet etmesin. Çünki: Bu kadar basîrane nazik san’at ve şuurkârâne ince hikmet ve müdebbirane tam müvazeneye, elbette kör kuvvet ve şuursuz tabiat ve serseri tesadüf karışamazlar.. ve onların işi olamaz.. ve mümkün değildir. Ve kendi kendine teşekkül edip öyle olması ise, yüz derece muhal içinde muhaldir. Çünki: O halde herbir zerresi, herbir şeyini ve cesedinin teşekkülünü, belki dünyada alâkadar olduğu her şeyini bilecek, görecek, yapabilecek.. âdeta İlâh gibi hatalı bir ilmi ve kudreti bulunacak. Sonra teşkil-i cesed ona havale edilir.. ve ‘’kendi kendine oluyor’’ denilebilir... Ve hey’et-i mecmuasındaki vahdet-i tedbir ve vahdet-i idare ve vahdet-i nev’iyye ve vahdet-i cinsiyye... ve umumun yüzlerinde; göz, kulak, ağız gibi noktalarda ittifak cihetinde müşahede edilen sikke-i fıtratta birlik.. ve her bir nev’in efradı sîmalarında görülen sikke-i hikmette ittihad.. ve iaşede ve icadda beraberlik.. ve birbirinin içinde bulunmak gibi keyfiyetlerinden hiçbirisi yoktur ki, Senin vahdetine kat’î şehadette bulunmasın! Ve herbir ferdinde, kâinata bakan bütün isimlerin cilveleri bulunmakla, Vahidiyet içinde Senin Ehadiyetine işareti olmasın.
Hem, nasılki insan ile beraber hayvanatın, zeminin bütün yüzünde yayılan yüzbin envâı, muntazam bir ordu gibi teçhiz ve talimat ve itaat ve musahhariyetle ve en küçükten tâ en büyüğe kadar, Rubûbiyyetin emirleri intizamla cereyanlariyle o Rubûbiyyetinin derece-i haşmetine ve gayet çoklukla beraber gayet kıymetli ve gayet mükemmel olmakla beraber gayet çabuk yapılmaları ve gayet san’atlı olmakla beraber gayet kolay yapılışlariyle, kudretinin derece-i azametine delâlet ettikleri gibi; Şarkdan Garbe, Şimalden Cenuba kadar yayılan mikropdan tâ gergedana kadar, en küçücük sinekten tâ en büyük kuşa kadar bütün onların rızıklarını yetiştiren rahmetinin hadsiz vüs’atine ve herbiri emirber nefer gibi vazife-i fıtriyyesini yapmak ve zemin yüzü her baharda, güz mevsiminde terhis edilenler yerinde yeniden taht-ı silâha alınmış bir orduya ordugâh olmak cihetiyle, hâkimiyetinin nihayetsiz genişliğine kat’î delâlet ederler.
Hem, nasılki hayvanattan herbirisi kâinatın bir küçük nüshası ve bir misal-i musağğarı hükmünde gayet derin bir ilim ve gayet dakik bir hikmetle, karışık eczaları karıştırmayarak ve bütün hayvanların ayrı ayrı suretlerini şaşırmayarak hatâsız, sehivsiz, noksansız yapılmalariyle, ilminin herşeye ihatasına ve hikmetinin herşeye şumulüne, adetlerince işaretler ederler; öyle de: Herbiri birer mu’cize-i san’at ve birer hârika-i hikmet olacak kadar san’atlı ve güzel yapılmasiyle, çok sevdiğin ve teşhirini istediğin san’at-ı Rabbaniyenin kemal-i hüsnüne ve gayet derecede güzelliğine işaret ve herbirisi, hususan yavrular, gayet nazdar, nazenin bir surette beslenmeleriyle ve heveslerinin ve arzularının tatmini cihetiyle, Senin inayetinin gayet şirin cemâline hadsiz işaretler ederler.
Devam edecek