KASTAMONU HAYATI (44)

Ey Rahmânürrahim! Ey Sâdıkul- Va’dil-Emin! Ey Mâlik-i Yevmiddin! Senin Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmının talimiyle ve Kur’ân-ı Hakîminin irşadiyle anladım ki: Madem kâinatın en müntehap neticesi hayattır.. ve hayatın en müntehap hülâsası ruhdur.. ve zîruhun en müntehap kısmı zîşuurdur.. ve zîşuurun en câmii insandır.. ve bütün kâinat ise, hayata musahhardır ve onun için çalışıyor.. ve zîhayatlar, zîruhlara musahhardır, onlar için dünyaya gönderiliyorlar.. ve zîruhlar, insanlara musahhardır, onlara yardım ediyorlar.. ve insanlar fıtraten Hâlikını pek ciddi severler.. ve Hâlikları onları hem sever, hem kendini onlara he vesile ile sevdirir.. ve insanın istidadı ve cihazat-ı mâneviyesi, başka bir bâki âleme ve ebedî bir hayata bakıyor.. ve insanın kalbi ve şuuru, bütün kuvvetiyle beka istiyor.. ve lisanı, hadsiz dualariyle beka için Hâlikına yalvarıyor; elbette ve herhalde, o çok seven ve sevilen ve mahbub ve muhib olan insanları dirilmemek üzere öldürmekle, ebedî bir muhabbet için yaratılmış iken, ebedî bir adavetle gücendirmek olamaz ve kabil değildir. Belki, başka bir ebedî âlemde mes’ydane yaşaması hikmetiyle, bu dünyada çalışmak ve onu kazanmak için gönderilmiştir. Ve insana tecelli eden isimlerin, bu fâni ve kısa hayattaki cilveleriyle âlem-i bekada onların âyinesi olan insanların, ebedî cilvelerine mazhar olacaklarına işaret ederler.
Evet, ebedinin sadık dostu, ebedi olacak. Ve Bâkinin âyine-i zişuuru, bâki olmak lâzım gelir.
Hayvanların ruhları bâki kalacağını.. ve Hüdhüd-ü Süleymani (A.S) ve Neml’i ve Naka-i Salih (A.S); ve Kelb-i Ashab-ı Kehf gibi bazı efrad-ı mahsusa; hem ruhu, hem cesediyle bâki âleme gideceği.. ve her bir nev’in, arasıra istimal için birtek cesedi bulunacağı.. rivayet-i sahihadan anlaşılmakla beraber; hikmet ve hakikat, hem rahmet ve Rubûbiyet öyle iktiza ederler.
Ey Kadir-i Kayyum! Bütün zihayat, ziruh, zişuur; Senin mülkünde, yalnız senin kuvvet ve kudretinle.. ve ancak Senin irade ve tedbirlerinle.. ve rahmet ve hikmetinle, Rubûbiyetinin emirlerine teshir ve fıtri vazifelerle tavzif edilmişler. Ve bir kısmı, insanın kuvveti ve galebesi için değil, belki fıtraten insanın zaafı ve aczi için, rahmet tarafından ona musahhar olmuşlar. Ve lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile Sani’lerini ve Mabudlarını kusurdan, şerikten takdis; ve nimetlerine şükür ve hamd ederek, her biri ibadet-i mahsusasını yapıyorlar…
Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından perdelenmiş olan Zât-ı Akdes! Bütün ziruhların tesbihatiyle Seni takdis etmek niyet edip diyorum.
Yâ Rabbel-lemin! Yâ İlâhel-Evvelîne Vel-hirin! Yâ Rabbes-Semavat-ı Vel-Aradin! Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın talimiyle ve Kur’an-ı Hakimin dersiyle anladım ve iman ettim ki: Nasıl sema, feza, arz, ber ve bahr, şecer, nebat, hayvan; efradiyle, eczasiyle, zerratiyle Seni biliyorlar, tanıyorlar ve varlığına ve birliğine şehadet ve delâlet ve işaret ediyorlar; öyle de: Kâinatın hülâsası olan zihayat ve zihayatın hülâsası olan insan ve insanın hülâsası olan Enbiya, Evliya, Asfiyanın hülâsası olan kalblerinin ve akıllarının müşahedat ve keşfiyat ve ilhamat ve istihracatla, yüzer icma ve yüzer tevatür kuvvetinde bir kat’iyyetle senin vücub-u vücuduna ve senin Vahdaniyet ve Ehadiyetine şehadet edip, ihbar ediyorlar. Mucizat ve keramat ve yakini burhanlariyle, haberlerini isbat ediyorlar. Evet kalblerde, perde-i gaybda ihtar edici bir Zata bakan hiçbir hatırat-ı gaybiyye ve ilham edici bir Zata baktıran hiçbir ilhamat-ı sadıka ve hakkalyakin suretinde Sıfât-ı Kudsiye ve Esma-i Hünsanı keşfeden hiçbir nurani kalb ve Asfiya ve Sıddîkînde bir Halik-ı Küll-i Şey’in yat-ı vücubunu ve berâhin-i vahdetini ilmelyakin ile tasdik eden, isbat eden hiçbir münevver akıl yoktur ki, Senin vücub-u vücuduna ve Sıfat-ı Kudsiyene ve Senin vahdetine ve Ehadiyetine ve Esma-i Hünsana şehadet etmesin, delâleti bulunmasın ve işareti olmasın. Ve bilhassa, bütün Enbiya ve Evliya vce Asfiya ve Sıddîkînin imamı ve reisi ve hülâsası olan Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ihbarını tasdik eden hiçbir mucizat-ı bâhiresi.. ve hakkaniyetini gösteren hiçbir hakikat-i âliyesi.. ve bütün mukaddes ve hakikatlı kitablarının hülâsatül-hülâsası olan Kur’an-ı Mu’cizül-Beyânın hiçbir yet-i tevhidiye-i katıası.. ve mesâil-i îmaniyeden hiçbir mes’ele-i kudsiyyesi yoktur ki, Senin vücub-u vücuduna ve kudsi sıfatlarına ve senin vahdetine ve Ehadiyetine ve Esmâ ve Sıfâtına şehadet etmesin ve delâleti olmasın ve işareti bulunmasın!
Hem, nasıl ki bütün o yüzbinler muhbir-i sâdıklar, mucizatlarına ve kerâmatlarına ve hüccetlerine istinad ederek, Senin varlığına ve birliğine şehadet ederler; öyle de: her şeye muhit olan Arş-ı zamın külliyat-ı umurunu idareden, tâ kalbin gayet gizli ve cüz’i hatıratını ve arzularını ve dualarını bilmek ve işitmek ve idare etmeye kadar cereyan eden Rubûbiyetinin derece-i haşmetini ve gözümüz önünde hadsiz muhtelif eşyayı birden icad eden hiçbir fiil bir fiile; bir iş, bir işe mani olmadan, en büyük bir şeyi en küçük bir sinek gibi kolayca yapan kudretinin derece-i azametini icma’ ile, ittifak ile ilân ve ihbar ve isbat ediyorlar.                     Devam Edecek