KASTAMONU HAYATI (6)
Ben bundan çok hayret ediyordum. Bu günlerde ihtar edildi ki; nasıl bir uzv-u insani hastalansa, yaralansa sair âza vazifelerini kısmen bırakıp onun imdadına koşar. Öyle de: Hırs-ı hayat ve hıfzı ve zevk-i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat-ı insaniyede dercedilen bir cihaz-ı insaniye, çok esbabla yaralanmış; sâir letâifi kendiyle meşgul edip sukut ettirmeye başlamış, vazife-i hakikiyelerini onları unutturmaya çalışıyor. Hem, nasılki bir cazibedar sefihane ve saroşane şa’şaalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi, büyük makamlarda bulunan insanlar ve mesture hanımlar dahi o cazibeye kapılıp hakiki vazifelerini tatil ederek iştirak ediyorlar.
Öyle de; Bu asrın hayat-ı insaniye, hususan hayat-ı içtimaiyesi öyle dehşetli, fakat cazibeli ve elim, fakat meraklı bir vaziyet almış ki; insanın ulvî latifelerini, kalb ve aklını nefs-i emarenin arkasına düşürüp pervane gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor. Evet; hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için, zaruret derecesinde olmak şartiyle, bazı umûr-u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat-ı Şer’iyye var. Fakat yalnız bir ihtiyaca binaen, helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur.
Halbuki bu asır, o damar-ı insaniyi o derece şırınga etmiş ki, küçük bir ihtiyaç ve adi bir zarar-ı dünyevi yüzünden, elmas gibi umur-u diniyeyi terk eder. Evet, insaniyetin yaşmak damarı ve hıfz-ı hayat cihazı, bu asırda israfat ile ve iktisadsızlık ve kanaatsizlik ve hırs yüzünden berekâtın kalkmasıyla ve fakr u zaruret ve maişet ziyadeleşmesiyle, o derece o damar yaralanmış ve zedelenmiş ve mütemadiyen, ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati şu fâni hayata celb ede ede, o derece nazar-ı dikkati kendine celbetmiş ki; edna bir hâcet-i hayatiyeyi, büyük bir mes’ele-i diniyeye tercih ettiriyor. Bu acib asrın bu acib hastalığına ve dehşetli marazına karşı, Kur’ân-ı Mucizül-Beyanın tiryak-misal ilaçlarının naşiri olan Risale-i Nur dayanabilir ve onun metin, sarsılmaz, sebatkâr, hâlis, sâdık, fedakâr şakirdleri mukavemet edebilir. Öyle ise, her şeyden evvel onun dairesine girmeli; sadakatle, tam metanetle ve ciddi ihlâs ve tam itimadla ona yapışmak lâzım ki, o acib hastalığın te’sirinden kurtulsun.
Hafız Ali’nin kendi üstadı hakkında, benim haddimden pek çok ziyade isnad ettiği meziyet ve mâsumiyeti, onun mâsum lisaniyle, hakkımda medih olarak değil, bir nevi dua olarak tasavvur ediyoruz. Hem Hafız Alinin, Sav gibi yerler, karyeler ve Isparta bir Medrese-i Nuriye hükmüne geçmesi ve Risale-i Nurun sâdık şâkirdleri, harikulade olarak günden güne yükselmeleri ve tenevvür etmeleri bizleri belki Anadoluyu, belki lem-i İslâmı mesrur, müferrah eden bir hakikatlı haber telâkki ediyoruz. Ahirdeki "Muhbir-i Sâdıkın haber verdiği gibi, manevi fütuhat yapmak ve zulümatı dağıtmak zaman ve zemini hemen hemen gelmektedir" diyen fıkrasına bütün ruh u canımızla rahmet-i İlâhiyyeden dua ile niyaz ediyoruz, temenni ediyoruz.
Fakat biz Risale-i Nur şâkirdleri ise; vazifemiz hizmetdir, vazife-i İlâhiyyeye karışmamak ve hizmetimizi onun vazifesine bina etmekle bir nevi tecrübe yapmamakla beraber; kemmiyete değil, keyfiyete bakmak, hem çoktan beri sukut-u ahlâka ve hayat-ı dünyeviyeyi, her cihetle hayat-ı uhreviyeye tercih ettirmeye sevkeden dehşetli esbab altında, Risale-i Nurun şimdiye kadar fütuhatı ve zındıkanın ve dalâletin savletlerini kırması ve yüz binler bîçarelerin imanlarını kurtarması ve biri yüze ve bazen bine mukabil yüzer ve binler hakiki mü’min talebeleri yetiştirmesi; Muhbir-i Sâdık’ın ihbarını aynen tasdik etmiş, vukuatla isbat etmiş ve ediyor. Ve inşâallah hiçbir kuvvet Anadolu’un sinesinden onu çıkaramaz. Ta âhir zamanda, hayatın geniş dairesinin asıl sahibleri, yâni Mehdi ve şâkirdleri, Cenab-ı Hakkın izniyle gelir; o daireyi genişlettirir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.
* * *
Aziz Sıdık Kardeşlerim,
Evvelce hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih etmeye dair yazılan iki parçaya tetimmedir.
Devam Edecek