Söz konusu görevlendirmenin, fakültenin mevcut dekanı Ö. A.’nın görevden alınmasının ardından yapılması, beraberinde bazı soruları da gündeme getirdi.
Bir rektör, kendi yönetimindeki bir fakültede neden dekan vekilliği görevini aciliyet gerekçesiyle bizzat üstlenir?
Aynı yönetici, bir birime hem talimat verip hem de bu talimatların uygulanmasını bizzat denetlediğinde, ortaya nasıl bir yönetim anlayışı çıkar?
Neyse, bu konu ayrı bir tartışma başlığı. Şimdilik cevap beklemeye devam ediyoruz.
***
Asıl vahim mesele görevden alınan dekan hakkında ileri sürülen iddialar ve bu iddialara ilişkin yürütülen idari ve adli süreçler.
Günlerdir bu konuda yoğun mesajlar ve ihbarlar alıyorum. Yazıma gelen yorumlarda da aynı konuya dikkat çekiliyor.
İddialara göre, İran uyruklu bir kadın öğrenci, Dekan Ö. A. hakkında şikâyette bulunmuş. Şikâyetin içeriğine ilişkin aktarılanlar, etik ve hukuki açıdan son derece ciddi. Öğrenci ile Dekan arasında yaşandığı öne sürülen bir ilişkiden söz ediliyor.
Dekan gözaltına alınmış, ifadesinin ardından serbest bırakılmış.
Peki, dekanın öğretim üyeliği görevi devam ediyor mu? Bilmiyorum.
***
Bu arada, hâlihazırda İran’da bulunduğu belirtilen genç kadının iddialarının doğruluğu, elbette yetkili mercilerce yürütülecek inceleme ve soruşturmalar sonucunda ortaya çıkacaktır.
Ancak şikâyetin nasıl ele alındığına, hangi işlemlerin yapıldığına ve sürecin hangi aşamada bulunduğuna ilişkin yanıt bekleyen önemli sorular var.
***
Burada irdelemek istediğim mesele, dekanın görevden alınmış olmasıyla sınırlı değil.
Kastım bir öğrencinin şikâyetinin nasıl ele alındığı, adli sürecin hangi aşamada bulunduğu ve genç kadının haklarının nasıl korunduğudur.
Üniversite yönetiminin görevi yalnızca idari işlemleri yürütmekten ibaret değildir. Öğrencilerin kendilerini güvende hissedecekleri bir eğitim ortamını sağlamak da bu sorumluluğun ayrılmaz bir parçasıdır.
Peki, üniversite yönetimi idari ve adli süreç boyunca öğrencinin haklarının korunması için ne yaptı ya da yapıyor? Genç kadının haklarını korumaya yönelik hangi mekanizmalar işletiliyor?
***
Dicle Üniversitesi’nde bu olayla birlikte yeniden gündeme gelen bir başka acı vakayı hatırlattı. Nur Sena Düzgün’ün ölümü.
Henüz 20 yaşındaydı. İlahiyat Fakültesi öğrencisiydi.
Düzgün’ün ölümüyle sonuçlanan intiharın ardından gündeme gelen iddiaları ve tartışmaları çok konuştuk. Genç öğrencinin geride bıraktığı notta, öğretim üyesi Ahmet P.’ye ilişkin ifadelerin yer aldığı öne sürülmüştü.
Bu iddialar ve tartışmalar kamuoyunun hafızasındaki yerini koruyor.
Peki, Ahmet P. hakkında yürütüldüğü belirtilen idari ve adli süreçler hangi aşamada?
Bu süreçlerde nasıl bir sonuca ulaşıldı?
Kamuoyu bu konuda neden hâlâ açık ve anlaşılır bir bilgilendirmeye sahip değil?
Meçhul…
***
Elbette sözünü ettiğimiz iki olayın koşulları birbirinden farklı. Aralarında doğrudan bir bağlantı bulunduğunu ileri sürmüyorum.
Ancak her iki olayın da gündeme getirdiği ortak bir mesele var: Öğrenciler ile akademisyenler arasında yaşanan sorunlar nasıl ele alınıyor?
En kritik soru ise şu:
Sorunlar nasıl soruşturuluyor ve üniversite yönetimleri bu tür durumlar karşısında nasıl bir tutum sergiliyor?
İdari uygulamalar denetlenebiliyor mu? Yönetim hesap verebiliyor mu?
Ne yazık ki bu soruların yanıtları konusunda ciddi soru işaretleri var.
***
İnsan ister istemez düşünüyor…
Eğer şikâyetler zamanında dikkate alınsaydı, gerekli incelemeler eksiksiz yürütülseydi ve öğrencilerin haklarını koruyan mekanizmalar etkili biçimde işletilseydi, bugün bazı sorunların önüne geçilebilir miydi?
Öğrencilerin notları ve akademik gelecekleri üzerinden baskı görmelerini önleyecek güvenceler yeterince güçlü mü?
Birileri, sahip olduğu gücü ve akademik nüfuzunu bir baskı aracına dönüştürebilir mi?
Önemli olan, iddialar ortaya çıktıktan sonra değil, olası mağduriyetler yaşanmadan önce etkili önlemler alabilmektir.
***
Nur Sena Düzgün’ün acı kaybı…
Van’da ölü bulunan Rojin Kabaiş…
Uzun süredir kendisinden haber alınamayan Gülistan Doku…
Bu olayların her birinin kendine özgü koşulları ve ayrı soruşturma süreçleri bulunuyor. Aralarında doğrudan bir bağlantı olduğu ileri sürülemez.
Ancak bütün bu olayların kamuoyunda gündeme getirdiği temel meselelerden biri açık: gençlerin yaşam hakkı, güvenliği ve adalet arayışı.
***
Bu tür olaylarda soruların yanıtsız kalması, kamuoyundaki kaygıları daha da artırıyor.
Kamu kurumlarının sessizliği, soru işaretlerini ortadan kaldırmıyor; aksine, hesap verebilirlik beklentisini güçlendiriyor.
Elbette soruşturmaların gizliliği ve kişilerin hakları korunmalı. Ancak bunlar, kamu yararını ilgilendiren soruların tamamının yanıtsız bırakılması için gerekçe hâline gelmemeli.
***
Demem o ki Dicle Üniversitesi yönetimi, birçok konuda takındığı ketum tutumu bu meselede artık sürdürmemeli.
Kişisel verilerin korunması, özel hayatın gizliliği ve soruşturmaların selameti elbette gözetilmeli. Ancak bu gerekçeler, kamuoyunun meşru sorularının bütünüyle yanıtsız bırakılması anlamına gelmemeli.
Çünkü mesele yalnızca bir yöneticinin görevden alınması değil; üniversitenin öğrencilerine karşı sorumluluğunu ne ölçüde yerine getirdiğidir.
***
Gelelim bir başka önemli konuya…
Dekan Ö. A. hakkında idari ve adli süreçlerin yürütüldüğü döneme ilişkin bazı idari ve mali işlemler de soru işaretlerini beraberinde getiriyor.
Bayramın da seyranın da, öpücüğün de hikmeti!..
Malum…
Fakülte bütçesinden Havuzbaşı Sosyal Tesisleri’nin onarım giderlerinin karşılandığı belirtiliyor.
Benim kafamdaki asıl soru ise şu:
Söz konusu mali ve idari işlemler ile dekan hakkında yürütülen süreçler arasında herhangi bir ilişki bulunuyor mu?
Bunu ortaya koyan somut bir bilgi olmadan böyle bir bağlantının bulunduğunu ileri sürmek doğru olmaz. Ancak kamu kaynaklarının kullanımı söz konusu olduğunda, işlemlerin gerekçelerinin ve karar süreçlerinin açıklığa kavuşturulması gerekir.
Hatır veya hatır için mi? Katıra binaen mi? Bilinmez…
Hani derler ya: “Gör beni, göreyim seni…”
***
Sözün özü…
Öğrencilerin hakları ne ölçüde korunuyor?
Şikâyet mekanizmaları ne kadar etkili çalışıyor?
Yöneticiler, aldıkları kararlar ve gerçekleştirdikleri işlemler konusunda ne ölçüde hesap verebiliyor?
Gözler, Dicle Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kamuran Eronat’ta.
Eronat, aynı zamanda fakültenin dekan vekili sıfatıyla, kamuoyunun yanıt beklediği bu sorular hakkında ne söyleyecek?
Bekleyip göreceğiz.
***
Tabii, Rektör Eronat’ın dekan vekilliği yetkisiyle dekan yardımcılığına görevlendirdiği Prof. Dr. Emine Göncü Başaran’ın, yaşanan ve yaşatıldığı öne sürülen olaylar karşısında ortaya koyacağı tavır da önemli.
Umarız, üstlendiği sorumluluğun gereğini yerine getirir ve öğrencilerin haklarının korunması konusunda gerekli hassasiyeti gösterir.
Aksi hâlde, üstlenilen sorumluluğun ağırlığı altında kalmak kaçınılmaz olabilir.
***
GÜNÜN SÖZÜ
Bir kurumun gerçek gücü, hatalarını gizlemesinde değil; sorulara cesaretle yanıt vermesinde, adaleti korumasında ve hesap verebilmesinde saklıdır.
Kaynak: Diyarbakır Söz
Yorumlar