İmza Yetmez: Orta Doğu'da Barışın Anahtarı İsrail'in Tutumunda mı Saklı?
Av.Mesut Değer
22. Dönem Diyarbakır Milletvekili
Washington'dan Tahran'a, Doha'dan İslamabad'a kadar uzanan diplomasi trafiği son günlerde yeniden hız kazandı. Kulislere yansıyan bilgiler, ABD ile İran arasında yeni bir mutabakat zemini arandığını gösteriyor. Özellikle 14 Haziran tarihinin, ABD Başkanı Donald Trump'ın doğum gününe denk gelmesi nedeniyle sembolik bir anlam taşıdığı ve anlaşmanın bugün imzalanması yönünde siyasi bir beklenti oluşturduğu konuşuluyor.
Ancak diplomasi, sembollerden çok çıkar hesaplarıyla ilerler.
İran cephesinden gelen açıklamalar, müzakerelerin henüz tamamlanmadığını gösteriyor. Devrim Muhafızları'na yakın çevrelerden yapılan değerlendirmelerde, pazar günü kesin bir anlaşmanın beklenmediği ifade ediliyor. Buna rağmen ABD, İran, Katar ve Pakistan arasında sürdürülen yoğun temaslar, önümüzdeki günlerde elektronik imza yöntemiyle bir mutabakat metninin ortaya çıkabileceğine işaret ediyor.
Peki böyle bir anlaşma gerçekten ne anlama gelir?
Daha önemlisi, böyle bir anlaşma Orta Doğu'daki savaşı sona erdirebilir mi?
İşte tam bu noktada kamuoyunda yeterince tartışılmayan bir aktör devreye giriyor: İsrail.
Anlaşmanın Görünen ve Görünmeyen Maddeleri
Kulislerde konuşulan taslak başlıklar dikkat çekici.
Buna göre tarafların;
- Ateşkesi 60 gün daha uzatması,
- Hürmüz Boğazı'nın yeniden güvenli biçimde uluslararası ticarete açılması,
- Nükleer müzakerelerin yeniden başlatılması,
- İran'ın dondurulmuş mali varlıklarının serbest bırakılması,
- İran'ın uranyum stoklarının sınırlandırılması veya imha edilmesi,
- Nükleer silah üretimine yönelik yeni taahhütlerde bulunması
gibi maddeler üzerinde çalıştığı öne sürülüyor.
Bu başlıklar ilk bakışta olumlu görünüyor. Çünkü dünya ekonomisinin can damarlarından biri olan Hürmüz Boğazı'nın açık kalması yalnızca İran ve ABD'yi değil, Avrupa'dan Çin'e kadar bütün küresel ekonomiyi ilgilendiriyor.
Petrol fiyatları, enerji güvenliği ve uluslararası ticaret açısından bakıldığında dünya piyasaları böyle bir anlaşmayı memnuniyetle karşılayacaktır.
Ancak uluslararası siyasette anlaşmaların kaderini yalnızca imza atanlar belirlemez.
Bazen masada olmayanlar daha belirleyici olabilir.
Masadaki Boş Sandalye
Bugün ABD ile İran arasında yapılacak olası bir anlaşmanın en dikkat çekici yönü, İsrail'in masada olmamasıdır.
İsrail böyle bir anlaşmanın tarafı değil.
Dolayısıyla hukuken anlaşmanın yükümlülükleri İsrail'i doğrudan bağlamıyor.
Tam da bu nedenle önümüzdeki dönemin en önemli sorusu şu olacaktır:
"ABD ile İran arasında sağlanacak uzlaşma İsrail tarafından kabul edilecek mi?"
Bu sorunun cevabı son derece kritik.
Çünkü İsrail'in İran'a bakışı ile Washington'un İran'a bakışı arasında zaman zaman ciddi farklılıklar oluşabiliyor.
ABD açısından İran, kontrol edilmesi gereken bir rakip olabilir.
İsrail açısından ise İran, varoluşsal bir güvenlik tehdidi olarak görülüyor.
Bu iki yaklaşım arasındaki fark, anlaşmaların kaderini doğrudan etkileyebilir.
Netanyahu'nun Değişmeyen Kırmızı Çizgisi
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu yıllardır aynı görüşü savunuyor:
"İran'ın nükleer silaha ulaşmasına izin verilemez."
Hatta Netanyahu'nun yaklaşımı bunun da ötesinde.
İsrail yalnızca İran'ın nükleer silaha sahip olmasına değil, nükleer silaha yaklaşmasına da karşı çıkıyor.
İşte bu nedenle Tel Aviv yönetimi geçmişte olduğu gibi bugün de yalnızca Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın denetimlerine güvenmeyebilir.
2018 yılında İsrail'in İran'ın gizli nükleer arşivlerini ele geçirdiğini açıklaması, Tel Aviv'in Tahran'a yönelik kuşkularını daha da artırmıştı.
Bu nedenle İsrail açısından mesele yalnızca imzalanacak metnin içeriği değil, İran'ın gelecekte ne yapabileceğidir.
Başka bir ifadeyle İsrail, niyetleri değil kapasiteyi esas alıyor.
Sorun Yalnızca Nükleer Program Değil
Batı kamuoyu çoğu zaman İran meselesini yalnızca nükleer program üzerinden okuyor.
Oysa İsrail açısından tablo çok daha geniş.
Tel Aviv yönetimi için;
- Hizbullah,
- Husiler,
- Irak'taki Şii milis yapılar,
- Suriye'deki İran etkisi,
- Lübnan'daki silahlı gruplar
aynı güvenlik denklemine ait unsurlar.
Bu nedenle yalnızca uranyum zenginleştirme faaliyetlerini sınırlayan bir anlaşma, İsrail tarafından "eksik anlaşma" olarak değerlendirilebilir.
Nitekim İsrail'in önümüzdeki süreçte şu soruyu gündeme getirmesi sürpriz olmayacaktır:
"İran'ın nükleer faaliyetleri sınırlandırılıyor ama bölgesel nüfuzu ne olacak?"
Bu soru cevaplanmadan kalıcı bir güven ortamı oluşturmak kolay görünmüyor.
ABD'nin Garantisi Yeterli Olur mu?
Varsayalım ki Washington ile Tahran arasında kapsamlı bir anlaşma imzalandı.
ABD yönetimi de İsrail'e açık biçimde "Askeri operasyon istemiyoruz" mesajı verdi.
Bu durumda İsrail tamamen geri çekilir mi?
Geçmiş tecrübeler bunun garanti olmadığını gösteriyor.
İsrail tarih boyunca güvenlik konularında bağımsız hareket etme kapasitesini korudu.
Bu nedenle açık savaş ihtimali azalsa bile;
- Siber operasyonlar,
- İstihbarat faaliyetleri,
- Sabotaj girişimleri,
- Hedefli suikastlar
gibi yöntemlerin tamamen gündemden çıkacağını söylemek gerçekçi olmaz.
Yani savaş sona ermese bile şekil değiştirebilir.
Orta Doğu'nun Acı Gerçeği
Orta Doğu'da hiçbir çatışma tek başına nükleer dosyadan ibaret değildir.
Gazze meselesi ortadadır.
Lübnan krizi devam etmektedir.
Suriye'deki güç dengeleri henüz oturmamıştır.
Golan Tepeleri üzerindeki anlaşmazlık sürmektedir.
Filistin sorunu çözülmemiştir.
İran ile İsrail arasındaki karşılıklı güvensizlik ise son kırk yılın en yüksek seviyelerinden birine ulaşmıştır.
Bu tablo içerisinde ABD ile İran arasında imzalanabilecek bir anlaşma önemli bir başarı olarak görülebilir.
Ancak bu başarıyı "kalıcı barış" olarak tanımlamak için henüz çok erkendir.
Sonuç: İmza Barışı Başlatabilir Ama Tek Başına Getiremez
Önümüzdeki günlerde ABD ile İran arasında bir mutabakat ortaya çıkabilir.
Piyasalar rahatlayabilir.
Hürmüz Boğazı açılabilir.
Nükleer müzakereler yeniden başlayabilir.
Fakat bütün bunlar Orta Doğu'daki çatışmaların tamamen sona erdiği anlamına gelmeyecektir.
Çünkü bölgenin güvenlik mimarisi yalnızca Washington ve Tahran tarafından şekillendirilmiyor.
İsrail'in güvenlik algısı, İran'ın bölgesel stratejisi, Arap ülkelerinin pozisyonları ve büyük güçlerin çıkarları bu denklemin ayrılmaz parçalarıdır.
Bu nedenle bugün asıl soru "ABD ile İran anlaşacak mı?" değildir.
Asıl soru şudur:
İsrail'in kendisini güvende hissetmediği bir anlaşma Orta Doğu'da kalıcı barış üretebilir mi?
Bunun cevabı verilmeden atılacak her imza, savaşın sonu değil; yalnızca yeni bir diplomatik sürecin başlangıcı olacaktır.
Yazarın Önceki Yazıları
Yorumlar