BARIŞ BİR GÜN DEĞİL, BİR MEMLEKET MESELESİDİR

Bugün 1 Eylül. Dünya Barış Günü. Bugün dünyanın her yerinde barış üzerine konuşulacak. Bizde de konuşulacak. Güzel cümleler kurulacak, iyi dilekler söylenecek.

Ama Türkiye’nin barış meselesi güzel cümlelerle geçiştirilebilecek kadar hafif değil.

Karşımızda yalnızca silah yok. Korku var. Güvensizlik var. İnkâr var. Ötekileştirme var. Eşitsizlik var. Adalet sorunu var. Yıllar içinde siyasetin diline kadar yerleşmiş bir çatışma kültürü var.

Bu yüzden soruyu doğru sormak gerekiyor. Silahlar susacak mı?

Yetmez. Asıl soru şu. Silah sustuktan sonra ne olacak? Silahı susturmak başka, silahsız bir düzen kurmak başka.

 

***

 

30 Ağustos Zafer Bayramı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Beştepe’de yaptığı konuşmada söylediği bir cümle bu açıdan önemliydi. Türkiye Cumhuriyeti’nin birilerinin lütfuyla değil, “her evden bir yiğidi toprağa vererek” kurulduğunu söyledi.

Bu, sıradan bir tarih cümlesi değildi. Devlet hafızasına verilmiş bir mesajdı.

Fakat devlet olmak yalnızca sınır çizmek, sınır korumak ve gerektiğinde güç kullanmak değildir. Bir devletin gerçek gücü, kendi içinde onlarca yıldır çözülemeyen bir çatışmayı da bitirebilmesinde ortaya çıkar. Türkiye şimdi tam olarak bununla sınanıyor.

 

 

***

 

Yaklaşık yarım asırdır süren çatışma yalnızca dağlarda yaşanmadı.

Şehirlerin hafızasına girdi. Köyleri boşalttı. Kuşakları değiştirdi. Ekonomiyi yordu. Siyaseti güvenlik parantezine hapsetti.

Türk kaybetti. Kürt kaybetti. Asker kaybetti. Polis kaybetti. Korucu kaybetti. Sivil kaybetti. Sonunda kazanan olmadı. Kaybeden Türkiye oldu.

Bu meseleyi daha önce çözmeye çalıştık. 2013-2015 çözüm süreci bunun en ciddi örneğiydi. Olmadı.

Bölgesel gelişmeler, içerideki siyasi hesaplar, karşılıklı güvensizlikler…

Sonuçta masa dağıldı. Ardından hendekler geldi. Operasyonlar geldi. Yeni ölümler geldi.

Ve toplumun önemli bir bölümünde şu duygu yerleşti. “Bir daha böyle bir şey yaşanmasın.” Şimdi aynı kapı yeniden aralanıyor.

***

 

Bu kez önemli bir fark var. Meclis devrede.

“Terörsüz Türkiye, Terörsüz Bölge” sürecinin önemli eşiklerinden biri olan Çerçeve Yasa’ya 467 milletvekilinin evet demesi, yalnızca bir oylama sonucu değil.

Siyasi bir fotoğraf. Yıllardır güvenlik başlığında kilitlenen bir mesele için siyasetin geniş bir ortak zemin oluşturabildiğini gösteriyor.

Ama burada romantizme gerek yok. Yasanın çıkması sürecin bittiği anlamına gelmiyor.

Tam tersine, asıl zor bölüm şimdi başlıyor.

Örgüt gerçekten silah bırakacak mı? Ne kadar sürede bırakacak? Kim teyit edecek? Nasıl teyit edilecek?

Mekanizmalar net!.

Ancak bunların cevabı verilmeden siyasi açıklamaların fazla anlamı yok.

Bundan sonra Ankara’nın ne söylediğinden çok Kandil’in ne yaptığı önemli.

Silah bırakılırsa süreç ilerler. Geciktirilirse güven azalır. Yeni şartlar ortaya konursa siyasi alan daralır.

Oyalama başlarsa toplumun sabrı tükenir. Örgütün unutmaması gereken basit bir gerçek var. Türkiye’nin sabrı ile örgütün zaman hesabı aynı değil.

 

***

 

Üstelik mesele artık yalnızca Türkiye’nin sınırları içinde değil.

Bağdat. Erbil. Süleymaniye. Şam. Tahran… Haritaya baktığınızda bunun artık bölgesel bir güvenlik denklemine dönüştüğünü görüyorsunuz.

Bir ülkede silah bırakıp diğerinde aynı kapasiteyi koruyan bir yapının Türkiye açısından “tamamlanmış süreç” sayılması beklenemez.

Bu nedenle “Terörsüz Türkiye” hedefinin yanında “Terörsüz Bölge” söylemi de önem taşıyor.

Suriye burada kilit başlıklardan biri. SDG/YPG’nin Şam yönetimiyle entegrasyonu gerçekleşirse Türkiye’nin güney sınırındaki güvenlik hesabı değişebilir.

Ankara’nın görmek isteyeceği tablo belli. Silahlı yapıların Suriye devletinin kurumları içinde erimesi ve siyasi temsilin devlet mekanizması içinde gerçekleşmesi.

Olursa yeni bir dönem açılır. Olmazsa sorun başka biçimde devam eder.

 

***

 

İran ve PJAK dosyası da bu tablonun dışında değil. Türkiye “Terörsüz Bölge” diyorsa sınırın hemen ötesindeki silahlı yapıların geleceğini de hesaba katmak zorunda.

Fakat meselenin en zor taraflarından biri dışarıda değil, içeride.

PKK’yı tek parçalı ve herkesin aynı düşündüğü bir yapı olarak görmek doğru değil.

On yıllar içinde oluşmuş kadrolar, ilişkiler ve farklı siyasi yaklaşımlar var.

Örgüt feshedildiğinde insanlar buharlaşmayacak. Kimin siyasete gireceği, kimin sivil hayata döneceği, kimin sürecin dışında kalacağı asıl meselelerden biri olacak.

Devletin başarısı yalnızca silahın bırakılmasına değil, silah bırakan insanların sonrasında ne yapacağına da bağlı.

Ve burada en hassas başlıklardan biri dönüş. Avrupa’dan, Irak’tan Türkiye’ye dönmesi beklenen insanlar…

Ankara’da hazırlanacak hukuk düzenlemesi kadar toplumun vereceği tepki de önemli.

Çünkü Ankara’da yazılan bir metin, Diyarbakır’da, Şırnak’ta, Hakkâri’de, İstanbul’da veya bir şehit ailesinin evindeki hafızayı bir gecede değiştiremez.

Şehit aileleri var. Mağdurlar var. Yakınlarını kaybedenler var. Bu insanların acısını “artık geçmişte kaldı” diyerek geçiştiremeyiz.

Ama geçmişin acılarını geleceğin önüne koyarak da yeni bir düzen kuramayız. Zor olan tam burada başlıyor: Adalet ile barış arasında denge kurmak.

 

***

 

Bir başka tehlike de siyaset. Türkiye’de her şeyi sloganlaştırmak çok kolay. Bir taraf “ihanet” der. Diğer taraf “zafer”. Sonra mesele gerçek sorunlardan kopar ve günlük siyasi kavganın malzemesine dönüşür.

Bunu daha önce gördük. Tekrarına gerek yok.

Bu süreç bir tarafın teslim olması, diğer tarafın zafer kazanması üzerinden kurulursa daha başlamadan zehirlenir.

Çünkü bu bir siyasi parti projesi değil. Bir seçim kampanyası hiç değil. Bu, Türkiye’nin elli yıllık bir sorundan çıkıp çıkamayacağının meselesidir.

 

 

***

 

Peki yarın ne olacak? İki ihtimal var.

Birinci ihtimal. Silah bırakılır. Örgüt tasfiye edilir. Suriye’de entegrasyon kalıcı hale gelir. Irak sahasında güvenlik dengesi normalleşir.

Siyaset de bu yeni tabloyu yönetmeyi başarır. O zaman Türkiye’nin önünde yalnızca güvenlik açısından değil, ekonomi açısından da yeni bir alan açılır.

Sınır ticareti büyür. Ulaşım hatları güçlenir. Yatırımın önündeki engeller azalır. Diyarbakır, Mardin, Şırnak, Hakkâri ve bölgedeki diğer kentleri yalnızca güvenlik haberleriyle değil, ekonomi haberleriyle konuşmaya başlayabiliriz.

Güvenlik koridorları ticaret koridorlarına dönüşebilir.

İkinci ihtimal daha kötü!

Silah bırakma gecikir. Örgüt içindeki çatlaklar büyür. Suriye’de entegrasyon aksar. Bölgesel aktörler yeniden vekâlet savaşlarına döner. Türkiye’de siyasi dil sertleşir.

Toplumda oluşmaya başlayan sınırlı güven yeniden kaybolur.

O zaman kaybedilecek olan yalnızca bir siyasi süreç değildir. Türkiye bir kez daha önüne gelen tarihi fırsatı kendi elleriyle tüketmiş olur.

 

***

 

O yüzden bugün “Kim kazandı?” sorusunu sormanın fazla anlamı yok.

Asıl soru şu. “Bu ülke bundan sonra ne kazanacak?”

Elli yıllık çatışmanın bize öğrettiği en temel gerçek şu. Savaşın kazananı yoktur. Şimdi sıra, barışın ne getireceğini görmekte.

Bunun için devletin kararlılığı gerekiyor. Siyasetin aklı gerekiyor. Toplumun sağduyusu gerekiyor. Ve hepsinden önemlisi, eski dili terk edebilme cesareti gerekiyor.

1 Eylül’ü yalnızca savaşın yokluğu üzerinden konuşmayalım. Barış, silahların sustuğu anla başlamaz.

Silahın yeniden bir seçenek olmasını imkânsızlaştıracak siyasi, hukuki ve toplumsal düzen kurulduğunda anlam kazanır.

Türkiye’nin önündeki fırsat tam da bu! Yarım asırdır güvenlik başlığı altında konuştuğumuz bir meseleyi bundan sonra hukuk, siyaset, ekonomi ve ortak gelecek üzerinden konuşabilmek.

Bunu yapabilirsek 1 Eylül, takvimdeki bir gün olmaktan çıkar. Türkiye’nin uzun ve ağır bir parantezi kapatmaya başladığı günlerden biri olarak hatırlanır.

 

***

 

GÜNÜN SÖZÜ

Barış, geçmişi unutmak değil; aynı acının yeniden yaşanmasını engellemektir.


Yorumlar

Yorum Yap