Basın Tribünü Herkesin Yeri Değildir
Basın tribünü, herkesin gelip maç izlediği, sohbet ettiği, tanıdıklarla buluştuğu ya da iyi günde ortaya çıktığı bir yer değildir.
Basın tribünü; görev yapan, aktif çalışan, spor kamuoyunu bilgilendiren gazetecilerin çalışma alanıdır.
Bunu özellikle hatırlatmak gerekiyor.
Çünkü son dönemde Diyarbakırspor üzerinden yaşananlar, yalnızca bir futbol kulübünün geleceğini değil, bu şehirde spor gazeteciliğinin nasıl anlaşılması gerektiğini de yeniden tartışmaya açıyor.
Diyarbakırspor neden bu kadar kolay gözden çıkarılıyor?
Diyarbakırspor’da olağanüstü kongre hazırlıkları sürüyor. Yeni bir başkan ve yeni bir yönetim oluşturmak için çalışmalar hızlanmış durumda.
Ancak burada asıl sorulması gereken soru şu:
Diyarbakırspor neden dışlanıyor? Neden hedefleri küçültülüyor? Neden bu şehrin futbol hafızasının önemli bir parçası yok sayılıyor?
Diyarbakırspor’un Türk futboluna yaptığı katkılar ortada. Geçmişi, mazisi, bu bölgeye kazandırdıkları ortada.
Bu takım, yıllarca sadece Diyarbakır’ın değil, bölgenin futboluna öncülük etti. Pek çok kulübe ağabeylik yaptı. Zor günlerinde başka takımlara kapısını açtı, sahip çıktı.
Bugün ise aynı sahiplenmeyi kendi şehrinde göremiyor.
Bu, Diyarbakır’a yakışmıyor.
Bir şehirde takım sayısının fazla olması elbette güzeldir. Gençlerin farklı kulüplerde spor yapması, önlerinin açılması da önemlidir. Fakat yeni oluşumlar ve yeni hedefler yaratılırken Diyarbakırspor’u feda etmek, küçültmek veya yok saymak kabul edilebilir bir yaklaşım değildir.
Çünkü bu şehirde en fazla yıpranan, en fazla mağdur edilen ve en ağır bedeli ödeyen kulüp varsa, bunun başında Diyarbakırspor geliyor.
Ve ne yazık ki buna uzun süre herkes sessiz kaldı.
Kimse taşın altına elini koymadı
Diyarbakırspor kötü günlerden geçerken kaç kişi gerçekten elini taşın altına koydu?
Kaç kişi, hiçbir kişisel hesap yapmadan bu kulübün ayağa kalkması için mücadele etti?
Kaç kişi, “Bu takım nasıl kurtulur?” sorusunu kendi çıkarlarının önüne koydu?
Bugün baktığımızda, takımın etrafında ciddi bir sahiplenme göremiyoruz.
Sanki bu şehirde sadece bir avuç Diyarbakırlı ve Azrailler grubu varmış gibi bir görüntü ortaya çıkıyor. Onların dışında geniş bir sahiplenme neden oluşmuyor?
Yönetim için ortaya çıkan isimlerin önemli bir bölümü ise güçlü, sürdürülebilir ve Diyarbakırspor’un geleceğini merkeze alan projelerle gelmiyor.
Daha çok kendi işlerini, kendi çevrelerini ve kendi hesaplarını düzeltme düşüncesinin öne çıktığı bir tablo oluşuyor.
Diyarbakırspor’un ihtiyacı olan şey ise kişisel hesaplar değil, gerçek bir projedir.
Menfaatin olduğu yerde herkes ön safta
Bugün şehirde garip bir düzen oluşmuş durumda.
Yağmur nereye yağıyorsa herkes tarlasını oraya sürüyor.
Başarı varsa ön saflar doluyor.
Maddi destek varsa herkes orada.
Gündemde olan bir takım varsa herkes onun etrafında.
Ama işler kötüye gittiğinde ortalık bir anda sessizleşiyor.
Diyarbakırspor’un başarılı olduğu dönemlerde ön saflarda bulunanların birçoğu bugün nerede?
Dün alkışlayanlar, bugün neden sessiz?
Bu soruların sorulması gerekiyor.
Çünkü “Ne koparırsam kârdır” anlayışıyla futbol yönetilemez.
Futbolun merkezine menfaat, siyaset ve kişisel hesaplar yerleştirildiğinde kaybeden yalnızca bir kulüp olmaz. Şehrin futbol kültürü, gençleri ve geleceği de kaybeder.
Bugün Diyarbakırspor’a yapılanlar yarın başka bir kulübün başına geldiğinde de kimsenin sesi çıkmayabilir.
Çünkü sorun artık tek bir kulübün sorunu olmaktan çıkmış, sistemin sorunu haline gelmiştir.
18 yıllık bir gözlem
Ben 18 yıldır TSYD Diyarbakır Temsilciliği görevini yürütüyorum.
Bu süre içerisinde çok şey gördüm.
Bu sezon Amed Sportif Faaliyetler’in Süper Lig’e yükselmesiyle birlikte Diyarbakır’da spor basınına olan ilgi de bir anda arttı.
Peki, yıllardır maçlara gelmeyenler daha önce neredeydi?
Takım başarılı olduğunda ortaya çıkmak kolaydır.
Başarının, kalabalığın ve gündemin olduğu yerde herkes gazeteci olabilir.
Ama gazetecilik sadece iyi günde tribünde görünmek değildir.
Gazetecilik görevdir. Sorumluluktur. Takip etmektir. Sahada olmaktır. Haber üretmektir. Kamuoyunu bilgilendirmektir.
Maç seçen, yalnızca ilgisini çeken karşılaşmalara gelen, keyfine göre gazetecilik yapan bir anlayış spor basınına katkı sağlamaz.
Bizim ihtiyacımız olan, aktif çalışan, görevini yapan, spor gazeteciliğini meslek olarak sürdüren muhabirler ve spor yazarlarıdır.
Basın kartı, sınırsız giriş hakkı değildir
Bir başka konu da basın tribünleri.
Bir gazetecinin basın kartının olması, her maçta istediği şekilde basın tribününe gireceği anlamına gelmez.
TSYD’nin belirlediği kriterler ve kurallar vardır.
Kurumların da spordan sorumlu, düzenli olarak spor haberleri takip eden ve görev yapan basın mensupları bulunabilir.
Bunlara öncelik verilmesi son derece doğaldır.
Aksi halde “Benim kartım var, kimse bana karışamaz” anlayışı ortaya çıkar.
Peki sonra ne olacak?
Diyarbakır’da yüzlerce gazeteci ve çok sayıda kurum var.
Her gazeteci, her maçta basın tribününde yer almak isterse bu sistemin altından nasıl kalkılacak?
TSYD bunu nasıl yönetecek?
İşte burada ölçünün net olması gerekiyor:
Basın tribünü bir oturma yeri değildir.
Sohbet yeri değildir.
Keyfine göre maç izleme yeri değildir.
Tanıdıklarla buluşma yeri hiç değildir.
Basın tribünü, görev yapan gazetecinin çalışma alanıdır.
Orada bulunan gazeteci, maçın sonucunu, gelişmelerini, kulüplerin durumunu ve sahadaki olayları kamuoyuna aktarmak için oradadır.
Gazetecilik iyi günde ortaya çıkmak değildir
Bugün herkesin kendisine şu soruyu sorması gerekiyor:
Biz gerçekten spor gazeteciliği mi yapıyoruz, yoksa sadece başarılı takımın yanında görünmeyi mi tercih ediyoruz?
İyi günde herkes tribündedir.
Asıl mesele kötü günde orada olmaktır.
Takım başarısız olduğunda da takip etmek, antrenmana gitmek, yöneticiyi sorgulamak, futbolcunun sesini duyurmak, taraftarın sorununu gündeme taşımak ve kamuoyunu bilgilendirmek gerçek gazeteciliktir.
Spor gazeteciliği, takım seçmek değildir.
Görev seçmeden görev yapmaktır.
Diyarbakır’ın spor basınına da bugün tam olarak bu anlayış gerekiyor.
Kimsenin kişisel hesabının, siyasi beklentisinin veya ticari çıkarının üzerinde olmayan bir gazetecilik anlayışı...
Diyarbakırspor’un da Amedspor’un da diğer bütün kulüplerin de gerçek anlamda destekçisi olacak, ama gerektiğinde hepsini aynı cesaretle sorgulayacak bir spor basını...
Çünkü gazetecinin görevi alkışlamak değil, sormaktır.
Görevi kalabalığa katılmak değil, gerçeğin peşinden gitmektir.
Basın tribünü de bunun için vardır.
Herkesin maç izlediği yer değil, görev yapan gazetecinin kamuoyuna karşı sorumluluğunu yerine getirdiği yerdir.
Ve bunu yeniden hatırlatmanın zamanı çoktan gelmiştir.
Yazarın Önceki Yazıları

Yorumlar