DENİZLİ HAYATI (16)
Hem meselâ: Nasıl ki bir kitap bulunsa ki; bir satırında bir kitap ince yazılmış ve herbir kelimesinde ince kalemle bir sure-i Kur’âniye yazılmış, gayet mânidar ve bütün meseleleri birbirini te’yid eder ve kâtibini ve müellfini fevkalâde maharetli ve iktidarlı gösteren bir acib mecmua; şeksiz, gündüz gibi, kâtib ve musannifini kemâlâtiyle, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. ‘’Mâşâallah, Bârekallah’’ cümleleriyle takdir ettirir; aynen öyle de: Bu kâinat kitab-ı kebîri ki, bir tek sahifesi olan zemin yüzünde ve bir tek forması olan baharda üçyüz bin ayrı ayrı kitablar hükmündeki üzçyüzbin nebatî ve hayvanî taifeleri beraber, birbiri içinde yanlışsız, hatâsız karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel, muntazam.. ve bazan ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam bir fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihayetsiz mânidar ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua-i kâinat ve bu mücessem Kur’ân-ı ekber-i âlem, mezkûr misaldeki kitaptan ne derece büyük ve mükemmel ve mânidar ise, o derecede sizin okuduğunuz fenn-i hikmetül-eşya ve mektepte bilfiil mübaşeret ettiğiniz fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet, geniş mikyaslariyle ve dürbin gözleriyle bu kitab-ı kâinatın nakkaşını, kâtibini hadsiz kemalâtiyle tanıttırır. ‘’Allahü Ekber’’ cümlesiyle bildirir, ‘’Sübhanallah’’ takdisiyle târif eder, ‘’Elhamdülillâh’’ senalariyle sevdirir...
İşte bu fenlere kıyasen, yüzer fünundan herbir fen, geniş mikyasiyle ve hususî âyinesiyle ve dürbinli gözüyle ve ibretli nazariyle bu kâinatın Hâlik-ı Zülcelâlini esmâsiyle bildirir, sıfâtını, kemâlâtını tanıttırır.
İşte bu muhteşem ve parlak bir bürhan-ı Vahdaniyet olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki, Kur’ân-ı Mucizül-Beyan, çok tekrar ile en ziyade âyetleriyle Hâlikımızı bize tanıttırıyor, diye o mektepli gençlere dedim. Onlar dahi tamamiyle kabul edip tasdik ederek: ‘’Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn-ı hakikat bir ders aldık. Allah senden razı olsun’’ dediler.
Ben de dedim: İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nevi lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî, mânevî düşmanları ve nihayetsiz fakriyle beraber, hadsiz zahirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemadiyen zevâl ve firak tokatlarını yiyen bir biçare mahlûk iken, birden iman ve ubudiyetle böyle bir Padişah-ı Zülcelâle intisap edip, bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinat ve bütün hâcâtına medar bir nokta-î istimdat bularak, herkes mensup olduğu efendisinin şerefiyle, makamiyle iftihar ettiği gibi, o da böyle nihayetsiz kadîr ve rahîm bir padişaha îman ile intisap etse ve ubudiyetle hizmetine girse ve ecelin idam ilânını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse, ne kadar memnun ve minnettar ve ne kadar müteşekkirane iftihar edebilir, kıyas ediniz.
O mektepli gençlere dediğim gibi, musibetzede mahpuslara da tekrar ile derim: Onu tanıyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan, saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır. Hattâ bir bahtiyar mazlum, idam olunurken bedbaht zalimlere demiş: ‘’Ben idam olmuyorum; belki terhis ile saadete gidiyorum. Fakat ben de sizi idam-ı ebedî ile mahkûm gördüğümden, sizden tam intikamımı alıyorum.’’ diyerek sürûr ile teslim-i ruh eder.
* * *
Meyve Risalesinden Yedinci Mes’ele (Denizli hapsinde bir cuma gününün mahsulüdür)
Bir zaman Kastamonu’da ‘’Hâlikımızı bize tanıttır’’ diyen lise talebelerine sâbık Altıncı Mes’elede mektep fünununun dilleriyle verdiğim dersi, Denizli hapishanesinde benimle temas edebilen mahpuslar okudular; tam bir kanaat-ı imaniyye aldıklarından, âhirete bir iştiyak hissedip, ‘’Bize âhiretimizi de tam bildir; tâ ki nefsimiz ve zamanın şeytanları bizi yoldan çıkarmasın, daha böyle hapislere sokmasın’’ dediler. Ve Denizli hapsindeki Risale-i Nur şâkirdlerinin ve sâbıkan Altıncı Mes’eleyi okuyanların arzulariyle, âhiret rüknünün dahi bir hülâsasının beyanı lâzım geldi. Ben de, Risale-i Nur’dan bir kısa hülâsâ ile dedim:
Nasıl ki Altıncı Mes’elede biz Hâlikımızı Arzdan, Semavattan sorduk; onlar, fenlerin dilleriyle Hâlikımızı bize Güneş gibi tanıttırdılar; aynen biz de, âhiretimizi, başta o bildiğimiz Rabbimizden, sonra Peygamberimizden (A.S.M.), sonra Kur’ânımızdan, sonra sair peygamberler ve Mukaddes Kitaplardan, sonra melâikelerden, sonra kâinattan soracağız.
İşte evvelâ birinci mertebede, âhireti Allahtan soruyoruz. O da, bütün gönderdiği elçileriyle ve fermanlariyle ve bütün isimleriyle ve sıfatlarıiyle: ‘’Evet âhiret var ve sizi oraya sevkediyorum!’’ ferman ediyor. Onuncu Söz, oniki parlak ve kat’î ‘’Hakikat’’ ler ile, Esma-i Hüsnâdan bir kısım isimlerin âhirete dair cevaplarını isbat ve izah eylemiş. Burada, o izaha iktifaen gayet kısa bir işaret ederiz. Evet, madem hiçbir saltanat yoktur ki, o saltanata itaat edenlere mükâfatı ve isyan edenlere mücazatı bulunmasın. Elbette Rububiyet-i Mutlaka mertebesinde bir Saltanat-ı Sermediyenin, o saltanata iman ile intisap ve itaat ile fermanlarına teslim olanlara mükâfatı ve o izzetli saltanatı, küfür ve isyanlar inkâr edenlere de mücazatı o rahmet ve cemale ve o izzet ve velâle lâyık bir tarzda olacak diye Rabbül- lemin ve Sultan-üd-Deyyân isimleri cevap veriyorlar.
Devam Edecek