DENİZLİ HAYATI (17)

Hem madem Güneş gibi, gündüz gibi, zemin yüzünde bir umumî rahmeti ve ihatalı bir şefkat ve keremi gözümüzle görüyoruz. Meselâ o rahmet; her baharda umum ağaçları ve meyveli nebatları Cennet hûrileri gibi giydirip, süslendirip ellerine her çeşit meyveleri verip, bizlere uzatıp, ‘’Haydi alınız, yiyiniz!’’ dediği gibi; bir zehirli sineğin eliyle bizlere şifalı, tatlı balı yedirdiği ve elsiz bir böceğin eliyle en yumuşak ipeği bizlere giydirdiği gibi; bir avuç kadar küçücük çekirdeklerde, tohumcuklarda binlerle batman taamları bizim için saklayan ve ihtiyat zahiresi olarak o küçücük depolarda yerleştiren bir rahmet ve bir şefkat; elbette hiç şüphe olamaz ki, bu derece nâzenînane beslediği bu sevimli ve minettarları ve perestişkârları olan mü’min insanları idam etmez! Belki onları daha parlak rahmetlere mazhar etmek için hayat-ı dünyeviye vazifesinden terhis eder, diye Rahîm ve Kerîm isimleri, sualimize cevap veriyorlar. diyorlar.
Hem madem biz gözümüzle görüyoruz ki: Umum mahlûklarda ve zemin yüzünde öyle bir hikmet eli işliyor ve öyle bir adalet ölçüleriyle işler dönüyor ki, akl-ı beşer, onun fevkinde düşünemiyor. Meselâ: İnsanın bin cihazatına takılan hikmetlerinden yalnız bir küçük çekirdek kadar kuvve-i hâfızasında, bütün tarihçe-i hayatını ve ona temas eden hadsiz hâdisatı, o kuvvecikte yazıp, onu bir kütüphane hükmüne getirip ve insanın haşirde mahkemesi için neşrolacak olan defter-i a’mâlinin bir küçük senedi olarak her vakit hatırlatmak sırrıyle her insanın eline vererek dimağının cebine koyan bir ezelî hikmet.. ve bütün masnuatta gayet hassas mizanlarla âzalarını yerleştiren ve mikroptan gergedana, sinekten simurga kuşuna, bir çiçekli nebattan milyarlarla, trilyonlarla çiçekler açan bahar çiçeğine kadar israfsız ölçülerle bir tenasüb, bir muvazene, bir intizam ve bir cemal içinde masnuatı bir hüsn-ü san’at yapan ve her zîhayatın hukuk-u hayatını kemal-i mizanla veren ve iyiliklere güzel neticeler ve fenalıklara fena neticeler verdiren ve dem (A.S.) zamanındanberi tâğî ve zalim kavimlere vurduğu tokatlarla kendini pek kuvvetli ihsas ettiren bir adalet-i sermediyye, elbette ve hiçbir şüphe getirmez ki, Güneş gündüzsüz olmadığı gibi, o hikmet-i ezeliye ve o adalet-i sermediyye de âhiretsiz olmazlar ve ölümde en büyük zalimlerle en bîçare mazlumların bir tarzda gitmelerindeki âkıbetsiz, dehşetli bir haksızlığa ve adaletsizliğe ve hikmetsizliğe, hiçbir vecihle müsaade etmezler diye, Hakîm ve Hakem ve Adl ve dil isimleri bizim sualimize kat’î cevap veriyorlar.
Hem madem bütün zîhayat mahlûkların elleri yetişmediği ve iktidarları dairesinde olmayan bütün hâcetleri ve bütün fıtrî matlabları, bir nevi dua bulunan istidad-ı fıtrî ve ihtiyac-ı zarurî dilleriyle istedikleri vakitte gayet Rahîm ve işitici ve şefkatli bir dest-i gaybî tarafından verildiğinden ve ihtiyarî olan daavât-ı insaniyenin, hususan havasların ve nebîlerin dualarının on adetten altı-yedisi hilâf-ı âdet makbul olmasından kat’î anlaşılıyor ki; her dertlinin âhını, her muhtacın duasını işiten ve dinleyen bir Semî-i Mucib, perde arkasında var ve bakar ki, en küçük bir zîhayatın en küçük bir ihtiyacını görür ve en gizli bir âhını işitir, şefkat eder, fiilen cevap verir, memnun eder.
Elbette ve herhalde, hiçbir şüphe ihtimali kalmaz ki; mahlûkların en ehemmiyetlisi olan nev-i insanın en ehemmiyetli ve umumî olan ve umum kâinatı ve umum Esmâ ve Sıfât-ı İlâhiyyeyi alâkadar eden beka-i uheviyeye ait dualarını içine alan ve nev-i insanın Güneşleri ve yıldızları ve kumandanları olan bütün peygamberleri arkasına alıp onlara duasına ‘’min! min!’’ dedirten ve ümmetinden her gün, her ferd-i mütedeyyin, hiç olmazsa kaç defalar Ona salâva getirmekle, Onun duasına ‘’min! min!’’ diyen.. ve belki bütün mahlûkat Onun o duasına iştirak ederek, ‘’Evet ya Rabbena! İstediğini ver. Biz de Onun istediğini istiyoruz.’’ diyorlar. İşte, bütün bu reddedilmez şerait altında beka-yı uhreviye ve saadet-i ebediye için haşrin hadsiz esbab-ı mûcibesinden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yalnız tek duası, cennetin vücuduna ve baharın icadı kadar kudretine kolay olan âhiretin icadına kâfi bir sebeptir, diye Mucîb ve Semî ve Rahîm isimleri bizim sualimize cevap veriyorlar.
Hem mâdem; gündüz, bedahetle Güneşi gösterdiği gibi, zemin yüzünde mevsimlerin tebeddülünde, küllî ölmek ve dirilmekte, perde arkasında bir mutasarrıf; gayet intizamla koca Küre-i Arzı bir bahçe, belki bir ağaç kolaylığında ve intizamında ve azametli baharı bir çiçek sühuletinde ve mizanlı ziynetinde ve zemin sahifesinde üçyüz bin haşir ve neşrin nümuna ve misallerini gösteren üçyüz bin kitap hükmündeki nebatat ve hayvanat taifelerini zeminin yüzünde yazar. Beraber ve birbiri içinde şaşırmayarak, karışık iken karıştırmayarak, birbirine benzemekle beraber iltibassız, sehivsiz, hatâsız, mükemmel, muntazam, mânidar yazan bir Kalem-i Kudret, bu azameti içinde hadsiz bir rahmet ve nihatesiz bir hikmet ile işlediği gibi, koca kâinatı, bir hanesi misillü insana musahhar ve müzeyyen edip tefriş etmek ve o insanı halife-i zemin ederek, dağların ve göklerin ve yerin tahammülünden çekindikleri emanet-i kübrâyı ona vermesi ve sair zîhayatlar üstünde, bir derece zabitlik mertebesiyle mükerrem etmesi ve hitabat-ı Sübhaniyyesine ve sohbetine müşerref etmekle fevkalâde bir makam verdiği ve bütün semavî fermanlarda ona saadet-i ebediyyeyi ve beka-i uhreviyyeyi kat’î vaad ve ahdettiği halde elbette, hiç şüphe olmaz ki, bahar kadar kudretine kolay gelen dâr-ı saadeti o mükerrem ve müşerref insanlar için açacak ve yapacak ve haşir ve kıyameti getirecek, diye Muhyî ve Mümît ve Hayy ve Kayyım ve Kadîr ve Alîm isimleri Hâlikımızdan sormamıza cevap veriyorlar.                           Devam Edecek