DENİZLİ HAYATI (18)

Evet, her baharda bütün ağaçları ve otların köklerini aynen ihya ve nebatî ve hayvanî üçyüz bin nevi haşr ve neşrin nümunelerini icad eden bir kudret, Muhammede ve Musa Aleyhimessalâtü Vesselâm’ların herbirinin ümmetinin geçirdiği bin senelik zaman hayâlen karşı karşıya getirilip bakılsa, haşir ve neşrin bin misalini ve bin delilini, ikibin baharda gösterdiği görülecek (Hâşiye) ve böyle bir kudretten haşr-i cismânîyi uzak görmek, bin derece körlük ve akılsızlıktır.
Hem madem nev-i beşerin en meşhurları olan yüzyirmidört bin peygamberler, ittifakla saadet-i ebediyyeyi ve beka-yı uhreviyyeyi, Cenab-ı Hakkın binler vaad ve ahidlerine istinaden îlân edip, (Hâşiye: Sabık herbir bahar; kıyameti kopmuş, ölmüş.. ve karşısındaki bahar onun haşri hükmündedir...) mucizeleriyle doğru olduklarını isbat ettikleri gibi; hadsiz ehl-i velâyet, keşf ile ve zevk ile aynı hakikata imza basıyorlar. Elbette o hakikat, Güneş gibi zâhir olur, şüphe eden divane olur.
Evet bir fende ve bir san’atta mütehassıs bir iki zâtın o fen ve o san’ata ait hükümleri ve fikirleri, o fende ihtisası olmayan bin adamın (hattâ başka fenlerde âlim ve ehl-i ihtisas da olsalar) muhalif fikirlerini hükümden iskat ettikleri gibi, bir mes’elede, meselâ: Ramazan hilâlini yevm-i şekte isbat etmek ve ‘’Süt konservelerine benzeyen ceviz-i hindî bahçesi, rûy-i zeminde var.’’ diye dâvâ etmekte iki isbat edici, bin inkâr edici ve nefyedicilere galebe edip dâvâyı kazanıyorlar. Çünkü isbat eden; yalnız bir ceviz-i hindîyi veyahut yerini gösterse, kolayca dâvâyı kazanır. Onu nefy ve inkâr eden; bütün rûy-i zemini aramak, taramakla hiçbir yerde bulunmadığını göstermekle dâvâsını isbat edebildiği gibi; Cenneti ve dâr-ı saadeti ihbar ve isbat eden, yalnız bir izini ve sinemadaki gibi keşfen bir gölgesini ve bir tereşşuhunu göstermekle dâvâyı kazandığı halde, onu inkâr ve nefy eden, bütün kâinatı ve ezelden ebede kadar bütün zamanları görmek ve göstermekle ancak inkârını ve nefyini isbat etmekle dâvâyı kazanabilir. Bu ehemmiyetli sırdandır ki, ‘’Hususî bir yere bakmayan ve imanî hakikatler gibi umum kâinata bakan nefiyler ve inkârlar, - zâtında muhâl olmamak şartiyle - isbat edilmez’’ diye ehl-i tahkik ettifak edip, bir düstur-u esasî kabul etmişler.
İşte bu kat’î hakikata binaen, binler feylesofların muhalif fikirleri, böyle imanî mes’elelerde, bir tek muhbir-i sadıka karşı hiçbir şüphe, hattâ hiçbir vesvese vermemek lâzım gelirken; yüz yirmidört bin isbat edici ve ehl-i ihtisas muhbir-i sadık’ın ve hadsiz ve nihayetsiz müsbit ve mütehassıs ehl-i hakikat ve ashâb-ı tahkikin ittifak ettikleri erkân-ı imaniyede, aklı gözüne inmiş kalbsiz ve mâneviyattan uzaklaşmış, körleşmiş birkaç feylesofun inkârlariyle şüpheye düşmek ne kadar ahmaklık ve divanelik olduğunu kıyas ediniz.
Hem madem, gözümüzle, gündüz gibi, hem nefsimizde, hem etrasfımızda bir rahmet-i âmme ve bir hikmet-i şâmile ve bir inayet-i dâime müşahede ediyoruz ve dehşetli bir saltanat-ı Rububiyet ve dikkatli bir adalet-i âliye ve izzetli icraat-ı celâliyenin âsârını ve cilvelerini görüyoruz.. hattâ bir ağacın meyveleri ve çiçekleri sayısınca o ağaca hikmetler takan bir hikmet ve herbir insanın cihazatı ve hissiyatı ve kuvveleri adedince ihsanlar ve in’amlar ona bağlamış bir rahmet ve Kavm-i Nuh (A.S.) ve Hud (A.S.) ve Sâlih (A.S.) ve Kavm-i Ad ve Semud ve Fir’avun gibi âsî milletlere tokatlar vuran ve en küçük bir zîhayatın hakkını muhafaza eden izzetli ve inayetli bir adalet ve yeti, azametli bir îcaz ile der:
Nasıl ki iki kışlada yatan ve duran mutî askerler, bir kumandanın çağırmasiyle (bir boru sesiyle) silâh başına,vazife başına gelmeleri gibi; aynen öyle de: Bu iki kışlanın misalinde ve emre itaatte koca Semavat ve Küre-i Arz, Sultan-ı Ezelînin askerlerine iki mutî kışla gibi.. ne vakit Hazret-i İsrâfil’in borusuyla o kışlalarda ölüm ile yatanlar çağırılsa, derhal ceset libaslarını giyip dışarı fırlamalarını isbat edip gösteren her baharda Arz kışlası içindekiler, Melek-i Ra’dın borusuyla aynı vaziyeti göstermesiyle nihayetsiz azameti anlaşılan bir Saltanat-ı Rububiyet, elbette ve herhalde ve hiç şüphe getirmez ki; Onuncu Sözde isbat edildiği gibi, o rahmet ve hikmet ve inayet ve adalet ve saltanat-ı sermediyenin gayet kat’î istedikleri dâr-ı âhiret ve daire-i haşr ü neşrin açılmamasiyle o nihayetsiz cemal-i rahmet, nihayetsiz çirkin bir merhametsizliğe inkılâb etmesine ve o hadsiz kemal-i hikmet, hadsiz kusurlu abesiyete ve faidesiz israfata dönmesine; ve o gayet mizanlı ve hakkaniyetli adalet, gayet şiddetli zulümlere kalbolmasına; ve o gayet derecede haşmetli ve kuvvetli saltanat-ı sermediye, sukut etmesine; ve haşrin gelmemesiyle bütün haşmeti kaybolmasına; ve kemâlât-ı Rububiyeti, acz ve kusur ile lekedar olmasına.. hiçbir cihet-i imkânı yok! Hiçbir akıl, bu vaziyete ihtimal vermez; yüz muhal birden içinde bulunur. Hem, daire-i imkân haricinde, bâtıl ve mümtenidir. Çünkü, nâzenin ve nazda beslediği ve akıl ve kalb gibi cihazatla saadet-i ebediyyeye ve âhirette beka-yı daimîye iştiyak hissini verdiği halde onu ebedî idam etmek ne kadar gadirli bir merhametsizlik ve onun yalnız dimağına yüzer hikmetli faideler taktığı halde, onu diriltmemek üzere bütün cihazatını ve binler faideleri bulunan istidadatını âkıbetsiz bir ölümle faidesiz, neticesiz, hikmetsiz, bütün bütün israf etmek, ne derece hilâf-ı hikmet ve binler vaad ve ahidlerini yerine getirmemekle, hâşâ!.. aczini ve cehlini göstermek, ne kadar o haşmet-i saltanata ve o kemal-i Rububiyete zıt olduğunu her zîşuur anlar. Bunlara kıyasen, inayet ve adaleti tatbik eyle.                         Devam edecek