DENİZLİ HAYATI (3)
Tayyareler ile başlarına bomba yağdı. Ve radyo, öyle büyük bir nimet-i İlâhiyyedir ki, ona mukabil şükür ise; o radyo, milyonlar dilli bir küllî hâfız-ı Kur’ân olup, bütün zemin yüzündeki insanlara Kur’ânı dinlettirsin (Hâşiye) ve Yirminci Sözde Kur’ânın medeniyet harikalarından gaybî haber verdiğini beyan ederken, bir Ayetin işareti olarak, ‘’Kafirler, şimendifer ile lem-i İslâmı mağlûb ederler.’’ demişim. İslâmı, bu harikalara teşvik ettiğim halde bir sebeb-i ittiham olarak, ‘’Şimendifer ve tayyare ve radyo gibi terakkiyat-ı hâzıra aleyhinde’’ diye, iddianamenin âhirinde, beni evvelki müddeiumumînin garazlarına binaen ittiham eder.
Hem; hiçbir münasebeti olmadığı halde bir adam, Risale-i Nurun ikinci bir ismi olan ‘’Risaletün-Nur’’ tabirinden, ‘’Kur’ânın nurundan bir risalettir, bir ilhamdır’’ demiş. İddianamede, başka yerin verdikleri yanlış mâna ile, gûya ‘’Risale-i Nur bir resuldür.’’ diye benim için bir sebeb-i ittiham tutulmuş.
Hem, müdafaatımda yirmi yerde, kat’î bir surette hüccetler ile isbat etmişiz ki: Bütün dünyaya karşı da olsa, din ve Kur’ân ve Risale-i Nuru âlet edemeyiz ve edilmez! Ve biz, onların bir hakikatını dünya saltanatına değiştirmeyiz ve bilfiil öyleyiz! Bu dâvânın emareleri yirmi senede binlerdir. Madem böyledir, ben ve biz bütün kuvvetimizle deriz. İddianâmeye karşı itiraznamenin tetimmesidir.
Bu itirazda muhatabım, Denizli mahkemesi ve müddeiumumisi değil, belki başta Isparta ve İnebolu müddeiumumileri olarak, yanlış ve nâkıs zabıtnameleriyle buradaki acîb iddianameyi aleyhimize verdiren garazkâr ve vehham memurlardır.
_Evvelâ, asl ve faslı olmayan ve hatırıma gelmiyen bir siyâsî cemiyet nâmını, mâsum ve siyasetle hiç alâkaları olmayan Risale-i Nur talebelerine takıp ve o daire içine giren ve îman ve âhiretinden başka hiçbir maksatları bulunmıyan bîçareleri, o cemiyetin nâşiri, ya faal bir rüknü veya mensubu veya Risale-i Nuru okumuş veya okutmuş veya yazmış diye suçlu sayıp mahkemeye vermek ne kadar adâletin mahiyetinden uzak olduğuna kat’î bir hücceti şudur ki: Kur’ân aleyhinde yazılan Doktor Duzi’nin ve sair zındıkların o muzır eserlerini okuyanlara ‘’Hürriyet-i fikir ve hürriyet-i ilmiye’’ düsturiyle bir suç sayılmadığı halde, hakikat-ı Kur’âniyeyi ve îmaniyeyi, öğrenmeye gayet muhtaç ve müştak olanlara güneş gibi bildiren Risale-i Nur’u okumak ve yazmak bir suç sayılmış. Ve hem, yüz risale içinde, yanlış mânâ verilmemek için mahrem tuttuğumuz ve neşrine izin vermediğimiz iki üç risalede yalnız birkaç cümlelerini bahane gösterip ittiham etmiş. Halbuki o risaleleri (biri müstesna) Eskişehir mahkemesi tetkik etmiş, îcabına bakmış. Ve müstesna ise, hem istidamda ve hem itiraznamemde gayet kat’î cevab verildiği.. ve ‘’Elimizde nur var, siyaset topuzu yok!’’ diye Eskişehir mahkemesinde yirmi vehicle kat’î isbat edildiği halde, o insafsız müddeiler, üç mahrem ve neşrolmayan risalelerin üç dört cümlelerini bütün Risale-i Nura teşmil eder gibi, Risale-i Nuru okuyan ve yazanı suçlu ve beni de ‘’Hükümet ile mübareze eder’’ diye ittiham etmişler.
Ben ve bana yakın ve benim ile görüşen dostlarımı işhad ve kasemle temin ederim ki, bu on seneden ziyadedir ki, iki reisden ve bir meb’usdan ve Kastamonu valisinden başka hükûmetin erkânını, vükelâsını, kumandanları, me’murları, meb’usları kimler olduğunu kat’iyyen bilmiyorum ve bilmeyi de merak etmemişim. Acaba hiç imkânı varmı ki, bir adam mübareze ettiği adamları tanımasın ve bilmeye merak etmesin? Dost mu, düşman mı? Karşısındakini tanımasına ehemmiyet vermesin!
Bu hallerden anlaşılıyor ki; bil’iltizam, her halde beni mahkûm etmek için gayet asılsız bahaneleri îcad ederler. Madem keyfiyet böyledir, ben de buranın mahkemesine değil, belki o insafsızlara derim: Ben, sizin bana vereceğiniz en ağır cezanıza da beş para vermem! Ve hiç ehemmiyeti yok! Çünki ben, kabir kapısında, yetmiş yaşındayım. Böyle mazlım ve mâsum bir iki sene hayatı, şehadet mertebesiyle değiştirmek benim için büyük saadettir. Risale-i Nurun binler hüccetleriyle kat’î îmanım var ki, ölüm bizim için bir terhis tezkeresidir. Eğer idam da olsa, bizim için bir saat zahmet, ebedî bir saadetin ve rahmetin anahtarı olur. Fakat siz, ey zındıka hesabına adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle sebepsiz meşgul eden insafsızlar! Kat’î biliniz ve titreyiniz ki: Siz, idam-ı ebedî ile ve ebedî haps-i münferid ile mahkûm oluyorsunuz. İntikamımız sizden pek çok ve muzaaf bir surette alınıyor görüyoruz; hattâ size acıyoruz. Evet, bu şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm hakikatı, elbette hayattan ziyade bir istediği var. Ve onun idamından kurtulmak çaresi, insanların her mes’elesinin fevkinde en büyük ve en ehemmiyetli ve en lüzumlu bir ihtiyac-ı zarurî ve kat’îsidir. Acaba bu çareyi kendine bulan Risale-i Nur şakirdlerini ve o çareyi binler hüccetler ile bulduran Risale-i Nuru âdi bahaneler ile ittiham edenler, ne kadar kendileri hakikat ve adâlet nazarında müttehem oluyor, divaneler de anlar.
Bu insafsızları aldatan ve hiçbir münasebeti olmıyan bir siyâsî cemiyet vehmini veren üç maddedir:
Birincisi: Eskidenberi benim talebelerim, benim ile kardeş gibi şiddetli alâkadar olmaları; bir cemiyet vehmini vermiş.
İkincisi Risale-i Nurun bazı şâkirdleri, her yerde bulunan ve cumhuriyet kanunları müsaade eden ve ilişmiyen ve cemaat-i İslâmiye hey’etleri gibi hareket etmelerinden bir cemiyet zannedilmiş. Halbuki, o mahdud üç-dört şâkirdin niyetleri cemiyet memiyet değil, belki sırf hizmet-i îmaniyede hâlis bir kardeşlik ve uhrevî tesanüddür.
Devam Edecek