ESKİŞEHİR HAYATI (29)
Sâniyen: Yazdığım hakaik-i imaniyeyi, doğrudan doğruya nefsime hitab etmişim. Herkesi davet etmiyorum. Belki ruhları muhtaç ve kalbleri yaralı olanlar, o edviye-i Kur’aniyeyi arayıp buluyorlar. Yalnız medar-ı maîşetim için, yeni huruf çıkmadan evvel, haşre dâir bir risalemi tabettirdim. Bunu da, bana karşı insafsız eski vâli, o risaleyi tetkik edip, tenkid edecek bir cihet bulamadığı için ilişemedi.
Üçüncü Mes’ele: Benim bazı dostlarım, ehl-i dünya bana şüpheli baktıkları için, ehl-i dünyaya hoş görünmek için, benden zâhiren teberi ediyorlar, belki tenkid ediyorlar. Halbuki kurnaz ehl-i dünya, bunların teberrisini ve bana karşı içtinablarını, o ehl-i dünyaya sadakate değil belki bir nevi riyaya, vicdansızlığa hamledip, o dostlarıma karşı fena nazarla bakıyorlar.
Ben de derim: Ey âhiret dostlarım! Benim Kur’ana hizmetkârlığımdan teberi edip kaçmayınız. Çünki, İnşâallah benden size zarar gelmez. Eğer faraza musibet gelse veya bana zulmedilse, siz benden teberi ile kurtulamazsınız. O hal ile, musibete ve tokata daha ziyade istihkak kesbedersiniz. Hem ne var ki evhama düşüyorsunuz?
Dördüncü Mes’ele: Şu nefiy zamanımda görüyorum ki: Hodfüruş ve siyaset bataklığına düşmüş bazı insanlar, bana tarafgirâne rakibâne bir nazarla bakıyorlar. Güya ben de onlar gibi dünya cereyanlariyle alâkadarım.
Hey efendiler! Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok. O adamlardan ücret mukabilinde iş görenler, belki kendini bir derece mâzur görüyor. Fakat ücretsiz, hamiyet namına bana karşı tarafgirâne, rakibâne vaziyet almak ve ilişmek ve eziyet etmek, gayet fena bir hatadır. Çünki: Sâbıkan isbat edildiği gibi, siyaset-i dünya ile hiç alâkadar değilim; yalnız bütün vaktimi ve hayatımı, hakaik-i imaniye ve Kur’aniyeye hasr ve vakfetmişim. Madem böyledir, bana eziyet verip rakibâne ilişen adam düşünsün ki o muamelesi zındıka ve imansızlık nâmına imana ilişmek hükmüne geçer.
Beşinci Mes’ele: Dünya mâdem fânidir. Hem mâdem ömür kısadır. Hem mâdem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem mâdem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem mâdem dünya sahipsiz değil. Hem mâdem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerim bir Müdebbiri var. Hem mâdem ne iyilik ve ne fenalık, cezasız kalmayacaktır. Hem mâdem zararsız yol, zararlı yolla müreccahdır. Hem mâdem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır…
Elbette en bahtiyar odur ki; dünya için ahreti unutmasın, ahretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin (Haşiye).
Onaltıncı Mektubun Zeyli
Ehl-i dünya, sebepsiz benim gibi âciz, garib bir adamdan tevehhüm edip, binler adam kuvvetinde tahayyül ederek, beni çok kayıdlar altına almışlar. Barlanın bir mahallesi olan Bedre’de ve Barlanın bir dağında, bir iki gece kalmaklığıma müsaade etmemişler. İşittim ki, diyorlar: "Said ellibin nefer kuvvetindedir, onun için serbest bırakmıyoruz."
Ben de derim ki: Ey bedbaht ehl-i dünya! Bütün kuvvetinizle dünyaya çalıştığınız halde, neden dünyanın işini dahi bilmiyorsunuz? Divâne gibi hükmediyorsunuz. Eğer korkunuz şahsımdan ise, ellibin nefer değil, belki bir nefer, elli defa benden ziyade işler görebilir. Yani, odamın kapısında durup, bana "çıkmayacaksın" diyebilir.
Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur’ana ait dellâllığımdan ve kuvve-i mâneviye-i imaniyeden ise, ellibin nefer değil; yanlışsınız! Meslek itibariyle elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun! Çünkü Kur’an-ı Hakimin kuvvetiyle sizin dinsizleriniz dahil olduğu halde, bütün Avrupaya meydan okuyorum. Bütün neşrettiğim envâr-ı imaniye ile, onların fünun-u müsbete ve tabiat dedikleri muhkem kal’alarını zir ü zeber etmişim. Devam edecek