ESKİŞEHİR HAYATI (31)

Yedinci Sebeb: Malûmdur ki, bir me’murun vazifesi, hey’et-i içtimaiyeye muzır eşhâsa meydan vermemek ve nâfi’lere yardım etmektir. Halbuki beni nezaret altına alan memur, kabir kapısına gelen, misafir bir ihtiyar adama imanın latif bir zevkini izah ettiğim vakit, bir cürm-ü meşhud halinde beni yakalamak gibi- çok zaman yanıma gelmediği halde, o vakit güya bir kabahat işliyorum gibi yanıma geldi. İhlâs ile dinliyen o biçareyi de mahrum bıraktı; beni de hiddete getirdi. Halbuki burada bazı adamlar vardı, o onlara ehemmiyet vermiyordu. Sonra edebsizliklerde ve köydeki hayat-ı içtimaiyeye zehir verecek surette bulundukları vakit, onlara iltifat etmeye ve takdir etmeye başladı. Hem mâlûmdur ki: Zindanda yüz cinayeti bulunan bir adam, nezarete memur zâbit olsun, nefer olsun, her zaman onlarla görüşebilir. Halbuki bir senedir, hem âmir, hem nezarete me’mur hükûmet-i milliyece iki mühim zat kaç defa odamın yanından geçtikleri halde, kat’ı ve asla ne benim ile görüştüler ve ne de hâlimi sordular. Ben evvel zannettim ki, adâvetlerinden yanaşmıyorlar. Sonra tahakkuk etti ki, evhamlarından. Güya ben onları yutacağım gibi kaçıyorlar. İşte şu adamlar gibi eczâsı ve memurları bulunan bir hükûmeti, hükûmet diyerek merci tanıyıp müracaat etmek, kâr-ı akıl değil; beyhude bir zillettir. Eski Said olsaydı Antere gibi diyecekti:
Eski Said yok. Yeni Said ise, ehl-i dünya ile konuşmayı mânâsız görüyor. Dünyaları başlarını yesin! Ne yaparlarsa yapsınlar! Mahkeme-i Kübrâda onlarla muhâkeme olacağız der, sükût eder.
Adem-i müracaatımın sebeblerinden sekizincisi: "Gayr-ı meşru bir muhabbetin neticesi, merhametsiz bir adavet olduğu" kaidesince, âdil olan kader-i İlâhi, lâyık olmadıkları halde meylettiğim şu ehl-i dünyanın zâlim eliyle beni ta’zib ediyor. Ben de bu azaba müstahakım deyip sükût ediyordum. Çünki: Harb-i Umumîde Gönüllü Alay Kumandanı olarak iki sene çalıştım, çarpıştım. Ordu Kumandanı ve Enver Paşa takdiratı altında kıymetdar talebelerimi, dostlarımı feda ettim. Yaralanıp esir düştüm. Esaretten geldikten sonra, Hutûvat-ı Sitte gibi eserlerimle kendimi tehlikeye atıp, İngilizlerin İstanbul’a tasallutu altında, İngilizlerin başlarına vurdum. Şu beni işkenceli ve sebepsiz esaret altına alanlara yardım ettim. İşte onlar da bana, o yardım cezasını böyle veriyorlar. Üç sene Rusyada esaretimde çektiğim zahmet ve sıkıntıyı, burada, bu dostlarım bana üç ayda çektirdiler. Halbuki Ruslar beni Kürd Gönüllü Kumandanı suretinde; kazakları ve esirleri kesen gaddar adam nazariyle bana baktıkları halde, beni dersten menetmediler. Arkadaşım olan doksan esir zâbitlerin kısm-ı ekserisine ders veriyordum. Bir defa Rus Kumandanı geldi, dinledi. Türkçe bilmediği için siyasî ders zannetti. Bir defa beni menetti; sonra yine izin verdi. Hem aynı kışlada bir odayı Câmi yaptık. Ben imamlık yapıyordum. Hiç müdahale etmediler, ihtilâttan menetmediler; beni muhabereden kesmediler. Halbuki bu dostlarım, güya vatandaşlarım ve dindaşlarım ve onların menfaat-i îmaniyelerine uğraştığım adamlar hiçbir sebeb yokken, siyasetten ve dünyadan alâkamı kestiğimi bilirlerken, üç sene değil, belki beni altı sene sıkıntılı bir esaret altına aldılar, ihtilâttan menettiler. Vesikam olduğu halde, dersten, hatta odamda hususî dersimi de menettiler, muhabereye sed çektiler. Hatta vesikam olduğu halde, kendim tamir ettiğim ve dört sene imamlık ettiğim mescidimden beni menettiler. Şimdi dahi cemaat sevabından beni mahrum etmek için, dâimi cemaatim ve âhiret kardeşlerim, mahsus üç adama dahi imamet etmemi kabul etmiyorlar.
Hem istemediğim halde, birisi bana iyi dese, bana nezaret eden memur kıskanarak kızıyor, nüfuzunu kırayım diye vicdansızcasına tedbirler yapıyor, âmirlerinden iltifat görmek için beni tâciz ediyor.
İşte böyle vaziyette bir adam, Cenab-ı Haktan başka kime müracaat eder? Hâkim, kendi müddeî olsa, elbette ona şekvâ edilmez. Gel sen söyle bu hale ne diyeceğiz? Sen ne dersen de. Ben derim ki: Bu dostlarım içinde çok münafıklar var. Münafık, kâfirden eşeddir. Onun için, kâfir Rus’un bana çektirmediğini çektiriyorlar.
Hey bedhahtlar! Ben size ne yaptım ve ne yapıyorum! İmanınızın kurtulmasına ve saadet-i ebediyenize hizmet ediyorum! Demek hizmetim; hâlis, Lillâh için olmamış ki aksülâmel oluyor. Siz ona mukabil, her fırsatta beni incitiyorsunuz. Elbette Mahkeme-i Kübrâda sizinle görüşeceğiz!..
Said Nursî
Devam Edecek