RİSALE-İ NUR’UN TE’LİFİ VE NEŞRİ (11)
Bediüzzaman’ın İstanbul’da hayatı, bir derece siyasidir. Siyaset yoluyla İslamiyete hizmet edilecek, diye kanaat besliyordu. Siyasi hayata karışması, İslamiyete hizmet aşkının bir neticesi idi. Daima hürriyet taraftarı idi. Gördüğü haksızlıklardan dolayı Jön Türklere daima muhalefette bulunarak:
– Siz dini incittiniz, gayretullaha dokundunuz, şeriatı tezyif ettiniz; neticesi vahim olacaktır, diye izhar-ı muhalefetten çekinmiyordu.
Hürriyetten sonra mücahid arkadaşlarıyla beraber İttihad-ı Muhnammed (A.S.M.) Cemiyetini kurmuşlar, cemiyet pek kısa bir zamanda inkişafa başlamış, hattâ Bediüzzaman’ın bir makalesiyle Adapazarı ve İZmit havalisinde elli bin kişi cemiyete dahil olmuştu.
Hürriyeti sû-i tefsir etmemek ve meşrutiyeti meşrutiyet-i meşrûa olarak kabul etmek lâzım geldiğini ileri sürerek bu hususta din gazetelerde makaleler neşrediyor ve hitabelerde bulunuyordu. Bu makale ve hitabeleri, emsalsiz denecek kadar beliğ ve mukni idi. Ehl-i ilim ve ehl-i siyaset, Said Nursi’nin bu yazılarından ve derslerinden çok istifade etmişlerdir. O zamandaki intibah-ı milliyi, Anadolu ve Asya’nın saadet-i dünyeviyesinin bu yazılarından ve derslerinden çok istifade etmişlerdir. O zamandaki intibah-ı milliyi, Anadolu ve Asya’nın saadet-i dünyeviyesinin fecr-i sâdıkı olarak müjde veriyor, fakat elden kaçmaması için evâmir’i şer’iyyeyi çabuk imtisal etmenin zaruri olduğunu ileri sürüyordu. “Eğer meşrutiyeti hürriyet-i şer’iyye ile kabul etmezsek ve öyle tatbik edilmezse, elimizden kaçacak, müstebid bir idareye yerini terkedecek” diye ihtar ediyordu. O nutuk ve makalelerden numune olarak cüz’i bir kısmını buraya dercediyoruz:
Bediüzzaman Said Nursi’nin ilân-ı hürriyetin üçüncü gününde irticalen söylediği ve sonra Selânik’te Hürriyet meydanında tekrar ettiği ve o zamanın gazetelerinin neşrettikleri nutkunun suretidir.
Hürriyete Hitap
Ey hürriyet-i şer’i! Öyle müthiş ve fakat ve güzel ve müjdeli bir sada ile çağırıyorsun ki, benim gibi bir bedeviyi tabakat-ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet, zindan-ı esarette kalacaktık. Seni ömr-ü ebedi ile tebşir ediyorum. Eğer aynülhayat-ı şeriatı menba-ı hayat yapsan ve o cennette neşv ü nema bulsan; bu millet-i mazlûmenin de eski zamana nisbeten bin derece terakki edeceğini müjde veriyorum. Eğer hakkiyle seni rehber etse ve ağraz-ı şahsi ve fikr-i intikam ile sizi lekedar etmezse...
Yâ Rab! Ne saadetli bir kıyamet ve ne güzel bir haşir ki,
hakikatinin küçük bir misalini bu zaman
bize tasvir ediyor. Şöyle ki:
Asya’nın ve Rumeli’nin köşelerinde medfun olan medeniyet-i kadime hayata başlamış; menfaatini mazarrat-ı umumiyede arayan ve istibdadı arzu edenler demeye
başladılar. Yeni Hükümet-i Meşrûtamız mu’cize gibi doğduğu için inşâallah bir seneye kadar, sırrına
mazhar olacağız. Mütevekkilâne, sabûrane tuttuğumuz otuz sene Ramazan-ı sükûtun sevabıdır ki, azabsız cennet-i terakki ve medeniyet kapılarını bize açmıştır. Hâkimiyet-i milliyenin beraat-i istihlâli olan kanun-u şer’i, hâzin-i cennet gibi bizi duhule davet ediyor. Ey mazlum ihvân-ı vatan! Gidelim dahil olalım! Birinci kapısı, şeriat dairesinde ittihad-ı kulûb; ikincisi, muhabbet-i milliye; üçüncüsü, maarif; dördüncüsü, sa’y-i insani; beşincisi, terk-i sefahettir. Ötekilerini sizin zihninize havale ediyorum.
Sakın ey ihvân-ı vatan! Sefahetlerle ve dinde lâübalikliklerle tekrar öldürmeyiniz. Ve bütün efkar-ı fâsideye ve ahlâk-ı rezileye ve desais-i şeytaniyeye ve tabasbusata karşı; şeriat-ı garrâ üzerine, müesses olan kanun-u esasi Azrail hükmüne geçti, onları öldürdü.
Sakın ey ihvân-ı vatan! İsrafat ve hilâf-ı şeriat ve lezaiz-i nâmeşrua ile tekrar ihya etmeyiniz! Demek şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk. Şimdi bu ittihad-ı millet ve meşrutiyet ile rahm-i mâdere geçtik; neşvünema bulacağız. Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesafe-i terakkiden inşâallah mu’cize-i Peygamberi ile, şimendifer-i kanun-u şer’iye-i esasiyeye amelen ve burak-ı meşveret-i şer’iyyeye fgikren bineceğiz. Bu vahşet-engiz sahra-yı kebiri kısa zamanda tayyetmekle beraber, milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsabaka edeceğiz. Zira onlar kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler. Biz birdenbire şimendifer ve balon gibi mebâdiye bineceğiz, geçeceğiz. Belki, câmi-i ahlâk-ı hasene olan hakikat-ı İslâmiyyenin ve istidad-ı fıtrinin ve feyz-i imanın ve şiddet-i açlığın hazma verdiği teshil yardımiyle fersah fersah geçeceğiz. Nasıl ki vaktiyle geçmiştik.
Talebeliğin bana verdiği vazife ile ve hürriyetin ferman-ı mezuniyetiyle ihtar ediyorum ki;
Ey ebnâ-yı vatan! Hürriyeti sû-i tefsir etmeyiniz, tâ elimizden kaçmasın. Ve müteaffin olan eski esareti başka kabda bize içirmekle bizi boğmasın (Haşiye). Zira hürriyet, müraat-ı ahkâm ve âdâb-ı şeriat ve ahlâk-ı hasene ile tahakkuk eder ve neşvünema bulur. Devam Edecek