RİSALE-İ NUR’UN TE’LİFİ VE NEŞRİ (16)
SEKİZİNCİ CİNAYET: Ben işittim ki, askerler bazı cemiyetlere intisap ediyorlar. Yeniçerilerin hâdise-i müthişesi hatırıma geldi. Gayet telâş ettim. Bir gazetede yazdım ki: “Şimdi en mukaddes cemiyet, ehl-i iman askerlerin cemiyetidir. Umum mü’min ve fedakar askerlerin mesleğine girenler, neferden seraskere kadar dahildir. Zira; ittihat, uhuvvet, itaat, muhabbet ve İ’la-yı Kelimetullah, dünyanın en mukaddes cemiyetinin maksadıdır. Umum mü’min askerler, tamamiyle bu maksada mazhardırlar. Askerler merkezdir; millet ve cemiyet, onlara intisap etmek lazımdır. Sair cemiyetler, milleti, asker gibi mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet etmek içindir. Amma ittihad-ı Muhammedî (A.S.M.) ki; umum mü’minlere şâmildir, cemiyet ve fırka değildir. Merkezi ve saff-ı evveli; gaziler, şehitler, âlimler, mürşitler teşkil ediyor. Hiçbir mü’min ve fedakar asker (zabit olsun, nefer olsun) hariç değil ki; tâ intisaba lüzum kalsın. Lâkin bazı cemiyet-i Hayriye, kendine İttihad-ı intisaba lüzum kalsın. Lâkin bazı cemiyet-i Hayriye, kendine İttihad-ı Muhammedî diyebilir, buna karışmam.
Ben ki âdi bir talebeyim. Böyle büyük ulemanın vazifelerini gasbettim. Demek cinayet ettim (!)
DOKUZUNCU CİNAYET: Martın otuz birinci günündeki dehşetli hareketi iki üç dakika uzaktan temaşa ettim. Müteaddit metâlibi işittim. Fakat, yedi renk süratle çevrilse, yalnız beyaz göründüğü gibi, o ayrı ayrı matlablardaki fesâdâtı binden bire indiren ve avamı anarşilikten kurtaran ve efrad elinde kalan umum siyaseti, mucize gibi muhafaza eden "Lafz-ı Şeriat" yalnız göründü. Anladım: İş fena, itaat muhtel, nasihat tesirsizdir. Yoksa, her vakit gibi, yine o ateşin söndürülmesine teşebbüs edecektim. Fakat avâm çok, bizim hemşehriler gafil ve safdil. Ben de şöhret-i kâzibe ile görünüyorum. Üç dakikadan sonra çekildim. Bakırköyüne gittim; tâ beni tanıyanlar karışmasınlar, rastgelenlere de karışmamak tavsiye ettim. Eğer zerre miktar dahlim olsaydı, zaten elbisem beni ilân ediyor, istemediğim bir şöhret de beni herkese gösteriyordu, bu işde pek büyük görünecektim. Belki Ayastafanos’a kadar, tek başıma olsun, Hareket Ordusuna mukabele ederek isbat-ı vücud edecektim; merdâne ölecektim. O vakit dahlim bedihi olurdu; tahkike lüzum kalmazdı.
İkinci günde bir ukde-i hayatımız olan itaat-i askeriyeden sual ettim; dediler ki:
- Askerlerin zabitleri, asker kıyafetine girmiş, itaat çok bozulmamış.
Tekrar sual ettim:
- Kaç zabıt vurulmuş?
Beni aldattılar; dediler:
- Yalnız dört tane; onlar da, müstebid imişler; hem şeriatın âdâb ve hududu icra olunacak.
Bir de gazetelere baktım; onlar da o kıyamı meşru gibi tasvir ediyorlardı. Ben de bir cihette sevindim; zira, en mukaddes maksadım, şeriatın ahkâmını tamamen icra ve tatbiktir. Fakat, itaat-i askeriyeye halel geldiğinden, nihayet derecede me’yus ve müteessir oldum ve umum gazetelerle askere hitaben neşrettim ki:
"Ey askerler! Zabitleriniz bir günah ile nefislerine zulmediyorlarsa, siz o itaatsizlikle otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon nüfus-u İslâmiyyenin haklarına bir nevi zulmediyorsunuz. Zira, umum İslâm ve Osmanlıların haysiyet, saadet ve bayrak-ı tevhidi, bu zamanda bir cihette sizin itaatinizle kaimdir. Hem de şeriat istiyorsunuz; fakat itaatsizlikle şeriata muhalefet ediyorsunuz."
Ben onların hareketini, şecaatlerini okşadım. Zira, efkâr-ı umumiyenin yalancı tercümanı olan gazeteler, nazarımıza hareketlerini meşru göstermişlerdir. Ben de takdir ile beraber nasihatımı bir derece tesir ettirdim, isyanı bir derece bastırdım. Yoksa, böyle âsân olmazdı. Ben ki bilfiil tımarhaneyi ziyaret etmiş bir adamım, "Neme lâzım, böyle işleri akıllılar düşünsün" demediğimden cinayet ettim (!)…
ONUNCU CİNAYET: Harbiye Nezaretindeki askerler için Cuma günü ulema ile beraber gittim. Gayet müessir nutuklarla sekiz tabur askeri itaate geçirdim. Nasihatlerim tesirini sonradan gösterdi. İşte nutkun sureti:
"Ey asâkir-i muvahhidîn! Otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon İslâmın namusu ve haysiyeti ve saadeti ve bayrak-ı tevhîdi; bir cihette sizin itaatinize vâbestedir. Sizin zabitleriniz , bir günah ile kendi nefsine zulmetse, siz bu itaatsizlikle üçyüz milyon İslâma zulmediyorsunuz. Zirâ bu itaatsizlikle uhuvvet-i İslâmiyeyi tehlikeye atıyorsunuz. Biliniz ki: Asker ocağı, cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer; bir çark itaatsizlik etse, bütün fabrika herc ü merc olur. Asker neferatı, siyasete karışmaz; Yeniçeriler şahiddir. Siz "şeriat" dersiniz, halbuki şeriata muhalefet ediyorsunuz ve lekedar ediyorsunuz. Şeriatla, Kur’ânla, hadisle, hikmetle, tecrübeyle sâbittir ki: Sağlam, dindar, hakperest ulûemre itaat farzdır. Sizin ulûemriniz, üstadınız; zabitlerinizdir. Nasıl ki mahir mühendis, hâzık tabib; bir cihette günahkâr olsalar, tıp ve hendeselerine zarar vermez. Kezalik, münevver-ül-efkâr ve fenn-i harbe âşina, mektepli, hamiyetli, mü’min zabitlerinizin bir cüz’i nâmeşrû hareketi için itaatinize halel vermekle, Osmanlılara, İslâmlara zulmetmeyiniz! Zira itaatsizlik, yalnız bir zulüm değil, milyonlarca nüfusun hakkına bir nevi tecavüz demektir. Bilirsiniz ki; bu zamanda bayrak-ı tevhid-i İlâhi, sizin yed-i şecaatinizdedir. O yedin kuvveti de, itaat ve intibakildir. Ne hacet, yüz sene zarfında, otuz milyon nüfusun vücuda getirmediği böyle pek çok kan döktüren inkılâpları, siz, itaatinizle kan dökmeden yaptınız.
Devam Edecek
Bunu da söylüyorum ki: Hamiyetli ve münevverülfikir bir zabiti zayi etmek, mânevi kuvvetinizi zayi etmektir.
Zira şimdi hükümferma: Şecaat-ı imaniye ve akliye ve fenniyedir. Bazen bir münevverülfikir, yüze mukabildir. Ecnebiler, size bu şecaatle galebeye çalışıyorlar. Yalnız şecaat-i fıtriye kâfi değil!..
Elhâsıl, Fahr-i lemin fermanını size tebliğ ediyorum ki; itaat farzdır, zabitinize isyan etmeyiniz!
Yaşasın askerler! Yaşasın meşrûta—i meşrûa!.."
Demek ki ben, bu kadar âlim varken böyle mühim vazifeleri deruhte ettiğimden, cinayet ettim (!)..