RİSALE-İ NUR’UN TE’LİFİ VE NEŞRİ (20)
Ve lem-i İslâmdaki yeni yeni İslâm Devletlerinin teşekkülleriyle o rahmetli bulut teşekküle başlamıştır.
Eğer medeniyet, böyle haysiyet kırıcı tecavüzlere ve nifak verici iftiralara ve insafsızcasına intikam fikirlerine ve şeytancasına mugalâtalara ve diyanette lâubalicesine hareketlere müsaid bir zemin ise, herkes şahid olsun ki; o "Saadet-Saray-ı Medeniyet" tesmiye olunan böyle mahal-i ağrâza bedel; Vilâyât-ı Şarkiyenin, hürriyet-i mutlakanın meydanı olan yüksek dağlarındaki bedeviyet ve vahşet çadırlarını tercih ediyorum. Zira bu mimsiz medeniyette görmediğim hürriyet-i fikir ve serbesti-i kelâm ve hüsn-ü niyet ve selâmet-i kalb, Şarkî Anadolunun dağlarında tam mânasiyle hükümfermâdır.
Bildiğime göre, edibler edebli olurlar. Edebsiz bazı gazeteleri, nâşir-i ağrâz görüyorum. Eğer edeb böyle ise ve efkâr-ı umumiye böyle karmakarışık olsa, şahid olunuz ki, böyle edebiyattan vazgeçdim; bunda da dahil değilim. Vatanımın yüksek dağlarında, yâni Bâşid başındaki ecram ve elvâh-ı âlemi, gazetelere bedel mütalâa edeceğim.
Muarradır feza-yı feyzimiz şeyn-i temennadan;
Bize dâd-ı ezeldir, zirden bâlâdan istiğna.
Çekildik neşve-i ümidden, tûl-ü emellerden;
Öyle mecnunuz ki, ettik vuslat-ı leylâdan istiğna!..
Tenbih: Medeniyetten istifam, sizi düşündürecek. Evet böyle istibdat ve sefahate ve zilletle memzuç medeniyete bedeviyeti tercih ediyorum. Bu medeniyet; eşhası, fikir ve sefih ve ahlâksız eder. Fakat hakiki medeniyet; nev-i insanın terakki ve tekemmülüne, ve mahiyet-i nevîyyesinin kuvveden fiile çıkmasına hizmet ettiğinden, bu nokta-i nazardan medeniyeti istemek, insaniyeti istemektir. Hem de mâna-yı meşrutiyete ibtilâ ve muhabbetimin sebeb-i şudur ki; Asyanın ve lem-i İslâmın istikbalde terakkisinin birinci kapısı, meşrutiyet-i meşrua ve şeriat dairesindeki hürriyettir!
Ve tâlih ve taht ve baht-ı İslâmın anahtarı da, meşrutiyetteki şûrâdır. Zira, şimdiye kadar üçyüz yetmiş milyon İslâm, ecânibin istibdad-ı mânevisi altında eziliyordu. Şimdi hâkimiyet-i İslâmiye; âlemde, bâhusus bundan sonra Asya’da hükümfermâ olduğu halde her bir ferd-i Müslüman hâkimiyetin bir cüz-ü hakikisine malik olur. Ve hürriyet, üç yüz yetmiş milyon İslâmı esaretten halâs etmeye bir çare-i yegânedir. Farz-ı muhâl olarak burada yirmi milyon nüfus, te’sis-i hürriyette çok zarar-dide olsalar da, feda olsunlar... yirmiyi verir, üçyüzü alırız.
Yazık, eyvahlar olsun! Bizdeki unsurlar, ırklar; hava gibi muhtelittir, su gibi memzuç olmamışlar. İnşâallah, elektrik-i hakaik-i İslamiyetle imtizaç ederek, ziya-yı maârif-i İslâmiye hararetiyle kuvvet tevlid ederek, bir mizac-ı mûtedile-i adalet vücuda gelecektir!
Yaşasın meşrutiyet-i meşrua, sağ olsun hakikat-ı şeriatın terbiyesinden tam ders alan neyyir-i hürriyet!
İstibdadın garibüzzamanı
Meşrutiyetin Bediüzzamanı
Şimdikinin de bid’atüzzamanı
Said Nursi
H H H
Bundan sonra; İstanbul’da fazla kalmaz, Van’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılır, Batum yoliyle Van’a giderken Tiflis’e uğrar. Tiflis’de, Şeyh San’an Tepesine çıkar. Dikkatle etrafı temaşa ederken yanına bir Rus polisi gelir ve sorar:
- Niye böyle dikkat ediyorsun?
Bediüzzaman der:
- Medresemin plânını yapıyorum.
O der:
- Nerelisin?
Bediüzzaman:
- Bitlisliyim.
Rus polisi:
- Bu Tiflis’dir!
Bediüzzaman:
- Bitlis, Tiflis birbirinin kardeşidir.
Rus polisi:
- Ne demek?
Bediüzzaman:
- Asya’da lem-i İslâmda üç nur birbiri arkasında inkişafa başlıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet inkişafa başlayacakdır. Şu perde-i müstebidane yırtılacak, takallüs edecek, ben de gelip burada medresemi yapacağım.
Rus polisi:
- Heyhat!... Şaşarım senin ümidine?
Bediüzzaman:
- Ben de şaşarım senin aklına! Bu kışın devamına ihtimâl verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır.
Rus polisi:
- İslâm, parça parça olmuş?
Bediüzzaman:
- Tahsile gitmişler. İşte Hindistan, İslâmın müstaid bir veledidir; İngiliz mekteb-i idadisinde çalışıyor. Mısır, İslâmın zeki bir mahdumudur; İngiliz mekteb-i mülkiyesinden ders alıyor. Kafkas ve Türkistan, İslâmın iki bahâdır oğullarıdır; Rus mekteb-i harbiyesinde talim ediyorlar. İlâ ahir…
Yahu , şu asilzade evlad, şehadetnamelerini aldıktan sonra, her biri bir kıt’a başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyetin bayrağını âfâk-ı kemalâtta temevvüç ettirmekle, kader-i ezeliyyenin sırrını ilân edecektir.
Devam edecek...