RİSALE-İ NUR’UN TE’LİFİ VE NEŞRİ (25)

Hem de İslâmiyet güneşinin inkişafına ve beşeri tenvir etmesine mümânaat eden perdeler açılmaya başlamışlar; o mümânaat edenler çekilmeye başlıyorlar. Kırk beş sene evvel, o fecrin emareleri göründü. Yetmiş Birde fecr-i sâdık başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr-i kâzib de olsa, otuz-kırk sene sonra fecr-i sâdık çıkacak.
Evet hakikat-ı İslâmiyetin mâzi kıt’asını tamamen istilâsına sekiz dehşetli mâniler mümânaat ettiler.
Birinci, ikinci, üçüncü mâniler: Ecnebilerin cehli ve o zamanda vahşetleri ve dinlerine taassublarıdır. Bu üç mâni, marifet ve medeniyetin mehâsini ile kırıldı, dağılmaya başlıyor.
Dördüncü, beşinci mâniler: Papazların, ruhanî reislerin riyasetleri ve tahakkümleri, ve ecnebilerin körü körüne onları taklid etmeleridir. Bu iki mâni dahi; fikr-i hürriyet ve meyl-i taharri-i hakikat nev-i beşerde başlamasiyle zevâl bulmaya başlıyor.
Altıncı, yedinci mâniler: Bizdeki istibdat ve şeriatın muhalefetinden gelen sû-i ahlâkımız mümânaat ediyordular. Bir şahısdaki münferid istibdat kuvveti şimdi zevâl bulması, cemaat ve komitenin dehşetli istibdatlarının otuz-kırk sene sonra zevâl bulmasına işaret etmekle ve hamiyet-i İslâmiyenin şiddetli feveraniyle ve sû-i ahlâkın çirkin neticeleri görünmesiyle bu iki mâni de zevâl buluyor ve bulmaya başlamış. İnşâallah tam zevâl bulacak.
Sekizinci mâni: Fünun-u cedîdenin bazı müsbet mesâili, hakaik-i İslâmiyenin zâhirî mânalarına muhalif ve muarız tevehhüm edilmesiyle, zaman-ı mâzideki istilâsına bir derece sed çekmiş. Meselâ: Küre-i Arzda emr-i İlâhi ile nezarete memur "Sevr" ve "Hut" namlarında iki ruhanî melâikeyi, dehşetli cismanî bir öküz, bir balık tevehhüm edip, ehl-i fen ve felsefe hakikatı bilmediklerinden İslâmiyete muarız çıkmışlar. Bu misâl gibi yüz misâl var ki hakikatı bilindikten sonra en muannid feylesof da teslim olmağa macbur oluyor. (Hattâ Risale-i Nur, "Mu’cizat-ı Kur’aniye" de, fennin iliştiği bütün yetlerin her birisinin altında Kur’anın bir lem’a-i i’cazını gösterip, ehl-i fennin medar-ı tenkid zannettikleri Kur’an-ı Kerîmin cümle ve kelimelerinde fennin eli yetişmediği yüksek hakikatları izhar edip, en muannid feylesofu da teslime mecbur ediyor. Meydandadır, istiyen bakabilir. Ve baksın. Bu mâni, kırk beş sene evvel söylenen o sözden sonra nasıl kırıldığını görsün.)
Evet, şimdi olmasa da otuz-kırk sene sonra fen ve hakikî mârifet ve medeniyetin mehâsini, bu üç kuvveti tam techiz edip, cihazatını verip, o sekiz mânileri mağlûp edip dağıtmak için taharri-i hakikat meyelânını ve insafı ve muhabbet-i insaniyeti, o sekiz düşman taifesinin sekiz cephesine göndermiş, şimdi onları kaçırmaya başlamış. İnşâallah, yarım asır sonra onları darmadağın edecek. Evet, meşhurdur ki: En kat’i fazilet odur ki, düşmanları dahi o faziletin tasdikine şehadet etsin.
H H H
Bediüzzaman; misâl olarak, İslâmiyetin hakkaniyeti hakkında takdirkâr ifadelerde bulunan "Prens Bismark" ile "Mister Karlayl"ın sözlerini naklettikten sonra diyor:
"İşte Amerika ve Avrupa’nın zekâ tarlaları, Mister Karlayl ve Bismark gibi böyle dâhî muhakkikleri mahsulât vermesine istinaden, ben de bütün kanaatımla derim ki: Avrupa ve Amerika, İslâmiyetle hâmiledir; günün birinde bir İslâmi devlet doğuracak. Nasılki Osmanlılar, Avrupa ile hâmile olup bir Avrupa devleti doğurdu.
Ey Câmi-i Emevîdeki kardeşlerim ve yarım asır sonraki lem-i İslâm câmiindeki ihvanlarım! Acaba başdan buraya kadar olan mukaddemeler, netice vermiyor mu ki: İstikbalin kıt’alarında hakikî ve mânevi hâkim olacak ve beşeri, dünyevî – uhrevî saadete sevkedecek, yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılâb etmiş ve hurafattan, tahrifattan sıyrılacak İsevîlerin hakiki dinidir ki, Kur’ana tâbi olur, ittifak ederler.
İkinci Cihet: Yâni, maddeten İslâmiyetin terakkisinin kuvvetli sebebleri gösteriyor ki: İslâmiyet, maddeten dahi istikbale hükmedecek. "Birinci Cihet", mâneviyat cihetinde terakkiyatı isbat ettiği gibi; bu "İkinci Cihet" dahi, maddî terakkiyatını ve istikbâldeki hâkimiyetini kuvvetli gösteriyor. Çünkü: lem-i İslâmın şahs-ı manevisinin kalbinde gayet kuvvetli, kırılmaz beş kuvvet içtima ve imtizac edip yerleşmiş.
Birincisi: Bütün kemalâtın üstadı ve üçyüz yetmiş milyon nefisleri bir tek nefis hükmüne getirebilen ve hakikî bir medeniyetle ve müsbet ve doğru fenlerle teçhiz edilmiş olan ve hiçbir kuvvet onu kıramayacak bir mahiyette bulunan hakikat-ı İslâmiyettir.
İkinci Kuvvet: Medeniyetin ve san’atın hakikî üstadı ve vesilelerin ve mebâdilerin tekemmüliyle cihazlanmış olan şedid bir ihtiyac ve belimizi kıran tam bir fakr, öyle bir kuvvettir ki, susmaz ve kırılmaz.
Üçüncü Kuvvet: Yüksek şeylere müsabaka suretinde beşere yüksek maksadları ders veren, o yolda çalıştıran ve istibdadatı parça parça ve ulvî hisleri heyecana getiren ve gıpta ve hased ve kıskançlık ve rekabetle ve tam uyanmakla ve müsabaka şevkiyle ve teceddüd meyliyle ve temeddün meyelâniyle teçhiz edilen üçüncü kuvvet, yalnız hürriyet-i şer’iyyedir. Yâni, insaniyete lâyık en yüksek kemalâta olan meyil ve arzu ile cihazlanmış olmak.
Dördüncü Kuvvet: Şefkatle cihazlanmış şehâmet-i imaniyedir. Yâni: Tezellül etmemek; haksızlara, zâlimlere zillet göstermemek, mazlumları da zelil etmemek. Yâni hürriyet-i şer’iyyenin esasları olan, müstebidlere dalkavukluk etmemek ve bîçarelere tahakküm ve tekebbür etmemektir.
Devam edecek