RİSALE-İ NUR’UN TE’LİFİ VE NEŞRİ (31)

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ’NİN GÖNÜLLÜ ALAY KUMANDANI OLARAK VATAN VE MİLLETE FEDÂKARANE HİZMETLERİ:
Bediüzzaman Kafkas cephesinde Enver Paşa ve fırka kumandanının hayranlıkla takdir ettikleri hizmet-i cihadiyeyi yaptıktan sonra, Rus kuvvetlerinin ilerlemesinden dolayı Van’a çekildi. Van’ın tahliyesi ve Rusların hücumu sırasında, bir kısım talebeleriyle Van kal’asında şehit oluncaya kadar müdafaaya kat’i verdikleri halde, geri çekilen Van Valisi Cevdet Beyin ısrariyle, Vatsan kasabasına çekildi. Vali, kaymakam, ahali ve asker Bitlis tarafına çekilirken, bir alay Kazak süvarisi Vatsan üzerine hücum etmişti. Molla Said, Van’dan kaçan ahalinin mal ve çoluk çocuklarının düşman eline geçmemesi için otuz kırk kadar kaçamamış asker ve bir kızım talebeleriyle o Kazaklara karşı koymuş ve hepsinin kurtulmasını sağlamıştır. Hattâ, hücum eden Kazaklara dehşet vermek için, geceleyin onların üstündeki yüksek bir tepeye hücum tarzında çıkıyor; gûya büyük bir imdat kuvveti gelmiş zannettirerek, Kazakları oyalayıp ilerletmiyordu. Böylelikle, Vastan’ın Rus istilâsından kurtulmasına sebep olmuştur.
O muharebe zamanlarında sipere döndüğü vakit, kıymettar talebesi Molla Habib ile "İşârâtül-İ’caz" namındaki tefsirini te’lif ediyordu. Bazen avcı hattında, bazen at üzerinde, bazen da sipere girdikleri zaman; kendisi söylüyor, Molla Habib de yazıyordu. "İşârâtül-İ’caz"ın büyük bir kısmı bu vaziyette te’lif edilmiştir. (Hâşiye) Bu hârika tefsirin başındaki "İfade-i Meram"ı tefsir hakkında bir derece malûmat vermesi itibariyle aynen dercediyoruz.
İfade-i Meram
"Kur’ân-ı Azimüşşan; bütün zamanlarda gelip geçen nev-i beşerin tabakalarına, milletlerine, fertlerine hitaben, Arş-ı A’lâdan irad edilen İlâhi ve şümullü bir nutuk ve umumi ve Rabbanî bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan, bilhassa bu zamanda, dünya maddiyatına ait pek çok fenleri, ilimleri câmidir. Bu itibarla; zamanca, mekânca, ihtisasça, daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden, karîhasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur’ân-ı Azimüşşana tefsir olamaz. Çünkü; Kur’ânın hitabına muhatab olan milletlerin, insanların ahval-i ruhiyelerine, maddiyatına ve câmi bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir fert vâkıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki ona göre bir tefsir yapabilsin. Maahaza; bir ferdin mesleği, meşrebi, taassubdan hâli olamaz ki hakaik-ı Kur’âniyeyi görsün, bitarafane beyan etsin. Maahaza; ferdin fehminden çıkan bir dâvâ, kendisine has olup, başkası o dâvânın kabulüne dâvet edilemez. Meğer ki bir nevi icmâın tasdikine mazhar ola. Binaen aleyh, Kur’ânın ince mânalarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehâsininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlerinin tesbitiyle, her biri birkaç fende mütehassıs olmak üzere, muhakkikin-i ulemadan yüksek bir heyetin tetkikatiyle, tahkikatiyle bir tefsirin yapılması lâzımdır.
Nitekim kanunî hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir hey’etin nazar-ı dikkat ve tetkikatından geçmesi lâzımdır ki, umumi bir emniyeti ve cumhur-u nâsın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniye husule gelsin ve icma-ı ümmet hücceti elde edebilsin.
Evet, Kur’ân-ı Azimüşşanın müfessiri, yüksek bir deha sahibi ve nâfiz bir içtihada malik ve bir velâyet-i kâmileyi haiz bir zat olmalıdır. Bilhassa bu zamanda bu şartlar, ancak yüksek ve azim bir heyetin tesanüdüyle telâhuk-u efkârından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmekten ve hürriyet-i fikirle taassubtan âzâde olmakla tam ihlâslarından doğan dâhî bir şahs-ı mânevide bulunur; ve o şahs-ı mânevi, Kur’ânı tefsir edebilir. Çünkü: "Cüzde bulunmayan, külde bulunur." Kaidesine binaen, her ferdde bulunmayan bu gibi şartlar, heyette bulunur. Böyle bir heyetin zuhurunu çoktan beri bekliyorken, hiss-i kablelvuku’ kabilinden, memleketi yıkıp yakacak büyük bir zelzelenin arifesinde bulunduğumuz zihne geldi (Hâşiye).
"Bir şey tamamiyle elde edilemediği takdirde tamamiyle terk etmek caiz değildir" kaidesine binaen, acz ve kusurumla beraber, Kur’anın bazı hakikatleriyle, nazmındaki i’cazına dair bazı işaretleri tek başıma kaydetmeye başladım. Fakat Birinci Harb-i Umuminin patlamasiyle; Erzurum’un, Pasinlerin dağlarına ve derelerine düştük. O kıyametlerde, o dağ ve tepelerde; fırsat buldukça, kalbime gelenleri birbirine uymayan ibarelerle o dehşetli ve muhtelif hallerde yazıyordum. O zamanlarda, o gibi yerlerde müracaat edilecek tefsirlerin, kitapların bulunması mümkün olmadığından; yazdıklarım, yalnız sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise, nurun alâ nur; şayet muhalif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir. Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır; fakat, hatt-ı harbde büyük bir ihlâs ile şehitler arasında yazılıp giydirilen o yırtık ibarelerin tebdiline, şehitlerin kan ve elbiselerinin tebdili gibi, cevaz veremedim ve kalbim razı olmadı, şimdi de razı değildir. Çünkü, hakikat-ı ihlâs ile baktım, tashih yerini bulamadım. Demek, sünuhat-ı Kur’aniye olduğundan i’caz-ı Kur’âniye onu yanlışlardan himaye etmiş. Maahaza, kaleme aldığım şu "İşâratül-İ’caz" adlı eserimi, hakiki bir tefsir niyetiyle yapmadım; ancak ulema-yı İslâmdaki ehl-i tahkikin takdirlerine mazhar olduğu takdirde, uzak bir istikbalde yapılacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me’haz olmak üzere o zamanların insanlarına bir yadigâr maksadiyle yaptım."
Devam Edecek