RİSALE-İ NUR’UN TE’LİFİ VE NEŞRİ (36)

O vakit Nur-u Kur’ân ile, sırr-ı tevhid şu gelecek suretle inkişaf etti. Kalbim o mütefelsif nefsime dedi: En cüz’î ve en küçük şey, en büyük şey gibi doğrudan doğruya bütün kâinat hâlikının kudretinden gelir ve hazinesinden çıkar. Başka surette olamaz! Esbab ise, bir perdedir. Çünkü, en ehemmiyetsiz ve en küçük zannettiğimiz mahlûklar, bazen sanat ve hilkat cihetinde en büyüğünden daha büyük olur. Sinek, tavuktan sanatça ileri geçmezse de, geri de kalmaz. Öyle ise, büyük küçük tefrik edilmeyecek; ya bütünü esbab-ı maddiyeye taksim edilecek veyahut bütünü birden bir tek zâta verilecektir. Birinci şık muhal olduğu gibi, bu şık vâcibdir, zaruridir. Çünkü, en ehemmiyetsiz ve en küçük zannettiğimiz mahlûklar, bazen sanat ve hilkat cihetinde en büyüğünden daha büyük olur. Sinek, tavuktan sanatça ileri geçmezse de, geri de kalmaz. Öyle ise, büyük küçük tefrik edilmeyecek; ya bütünü esbab-ı maddiyeye taksim edilecek veyahut bütünü birden bir tek zâta verilecektir. Birinci şık muhal olduğu gibi, bu şık vâcibdir, zaruridir. Çünkü bir tek zâta, yâni bir Kadîr-i Ezelîye verilse, madem bütün mevcudatın intizamat ve hikmetleriyle vücudu kat’i tahakkuk eden ilmi her şeyi ihata ediyor ve madem bütün mevcudatın intizamat ve hikmetleriyle vücudu kat’i tahakkuk eden ilmi her şeyi ihata ediyor ve madem ilminde her şeyin miktarı taayyün ediyor ve madem bilmüşahede her vakit hiçten, nihayetsiz suhuletle nihayetsiz sanatlı masnular vücuda geliyor ve madem o Kadîr-i Alîmin, bir kibrit çakar gibi "Emr-i Kün Feyekûn" ile hangi şey olursa olsun icat edebildiğini, hadsiz kuvvetli deliller ile çok risalelerde beyan ettiğimiz ve hususan "Yirminci Mektub" ve "Yirmi Üçüncü Lem’a"nın âhirinde isbat edildiği gibi, hadsiz bir kudreti var… Elbette, bilmüşahede görülen harikulade suhulet ve kolaylık, o ihata-i ilmiyeden ve azamet-i kudretten geliyor. Meselâ: Nasıl ki göze görülmeyen eczalı bir mürekkeple yazılan bir kitaba, o yazıyı göstermeye mahsus bir ecza sürülse, o koca kitab, birden her bir göze vücudunu gösterip kendini okutturur; aynen öyle de; o Kadir-i Ezelinin ilm-i muhitinde, her şeyin suret-i mahsusası bir miktar-ı muayyen ile taayyün ediyor. O Kadir-i Mutlak "Emr-i Kün Feyekûn" ile, o hadsiz kudretiyle ve nâfiz iradesiyle, o yazıya sürülen ecza gibi, gayet kolay ve suhulet ile kudretin bir cilvesi olan kuvvetini, o mahiyet-i ilmiyeye sürer, o şeye vücud-u harici verir, göze gösterir, nukuş-u hikmetini okutturur. Eğer bütün eşya birden o Kadir-i Ezelîye ve Alîm-i Külli Şey’e verilmezse; o vakit sinek gibi en küçük bir şeyin vücudunu dünyanın ekser nevilerinden hususi bir mizan ile toplamak lâzım gelmekle beraber; o küçücük sineğin vücudunda çalışan zerreler, o sineğin sırr-ı hilkatini ve kemal-i sanatını bütün dekaikiyle bilmekle olabilir. Çünkü: Esbab-ı tabiiye ile esbab-ı maddiye, bilbedahe ve umum ehl-i aklın ittifakiyle, hiçten icat edemez. Öyle ise, herhalde onlar icat etse, elbette toplayacak. Madem toplayacak, hangi zîhayat olursa olsun, ekser anâsır ve envaından nümuneler içinde vardır. Adeta kâinatın bir hülâsası, bir çekirdeği hükmündedir. Elbette o halde bir çekirdeği bütün bir ağaçtan, bir zîhayatı bütün ruy-i zeminden ince elekle eleyip ve en hassas bir mizan ile ölçüp toplattırmak lâzım geliyor. Ve madem esbab-ı tabiiye câhildir, câmidir, bir ilmi yoktur ki, bir plân, bir fihriste, bir model, bir program takdir etsin; ona göre mânevi kalıba gelen zerratı eritip döksün; tâ dağılmasın, intizamını bozmasın. Halbuki her şeyin şekli, heyeti, hadsiz tarzlarda olabildiği için hadsiz had ve hesaba gelmez eşkâller, miktarlar içinde bir tek şekil ve miktarda sel gibi akan anâsırın zerreleri dağılmayarak muntazaman, miktarsız, kalıpsız, birbiri üstünde kütle halinde durdurmak ve zîhayata muntazam bir vücud vermek; ne derece imkândan, ihtimalden, akıldan uzak olduğu görünüyor. Elbette kimin kalbinde körlük yoksa görür.
Evet; bu hakikata binaen:

bu yet-i Azîmenin (Hâşiye) sırriyle, bütün esbab-ı maddiye toplansa, onların ihtiyarları da olsa, bir tek sineğin vücudunu ve o vücudun cihazatını  mizan-ı mahsusla toplayamazlar. Toplasalar da, o vücudun mikdar-ı muayyenesinde durdurumazlar. Durdursalar da, daima tazelenmekte olan ve o vücuda gelip çalışan zerratı muntazaman çalıştıramazlar. Öyle ise; bilbedahe, esbab bu eşyaya sahip çıkamazlar. Demek sahib-i hakikîleri başkadır. Evet, öyle bir sahib-i

hakikîleri var ki,  Âye-

tinin sırriyle, bütün zeminin yüzündeki zîhayatı, bir sineğin ihyası kadar kolay yapar. Bir baharı, bir tek çiçek kolaylığında icat eder. Çünkü toplamaya muhtaç değil. "Emr-i Kün Feyekûn" e malik olduğundan ve her baharda hadsiz sıfat ve ahval ve eşkâllerini hiçten icat ettiğinden ve ilminde her şeyin plânı, modeli, fihristesi ve programı taayyün ettiğinden ve bütün zerrat onun ilim ve kudreti dairesinde hareket ettiklerinden, kibrit çakar gibi her şeyi nihayet kolaylıkla icat eder ve hiçbir şey, zerre miktar hareketini şaşırmaz. Seyyarat, muti bir ordusu olduğu gibi zerrat dahi muntazam bir ordusu hükmüne geçer. Madem o kudret-i ezeliyeye istinaden hareket ediyorlar ve o ilm-i ezelinin düstûrlariyle çalışıyorlar; elbette o eserler, o kudrete göre vücuda gelir. Yoksa, o küçük, ehemmiyetsiz şahsiyetlerine bakmakla o eserler küçülmez.                            
Devam Edecek