RİSALE-İ NUR’UN TE’LİFİ VE NEŞRİ (37)
O kudrete intisab kuvvetiyle bir sinek, bir Nemrud’u gebertir; karınca, Firavun’un sarayını harap eder; zerre gibi küçük çam tohumu, dağ gibi koca bir çam ağacının yükünü omzunda taşıyor. Bu hakikati çok risalelerde isbat ettiğimiz gibi; nasıl ki bir nefer askerlik vesikasiyle padişaha intisab noktasında, yüzbin defa kendi kuvvetinden fazla bir şahı esir etmek gibi eserlere mazhar olur. Öyle de; her şey o kudret-i ezeliyeye intisabiyle, yüzbin defa esbab-ı tabiyenin fevkinde mu’cizat-ı sanata mazhar olabilir.
Elhâsıl, her şeyin nihayet derecede hem sanatlı, hem sühuletli vücudu gösteriyor ki; muhit bir ilim sahibi olan Kadir-i Ezelînin eseridir. Yoksa, yüzbin muhal içinde, değil vücuda gelmek, belki imkân dairesinden çıkıp, imtina dairesine girecek ve mümkün suretinden çıkıp mümteni mahiyetine girecek ve hiçbir şey vücuda gelmeyecek, belki de vücuda gelmesi muhal olacaktır.
İşte bu gayet ince ve gayet kuvvetli ve gayet derin ve gayet zâhir bir bürhan ile şeytanın muvakkat bir şakirdi ve ehl-i dalâletin ve ehl-i felsefenin bir vekili olan nefsim sustu. Ve Lillâhilhamd, tam imana geldi ve dedi ki: Evet bana öyle bir Hâlik ve Rab lâzım ki, en küçük hatırat-ı kalbimi ve en hafi niyazımı bilecek ve en gizli ihtiyac-ı ruhumu yerine getirdiği gibi, bana saadet-i ebediyeyi vermek için koca dünyayı ahrete tebdil edecek ve bu dünyayı kaldırıp hireti yerinde kuracak. Hem sineği halk ettiği gibi, semavatı da icat edecek; hem güneşi semanın yüzüne bir göz olarak çaktığı gibi, bir zerreyi de gözbebeğimde yerleştirecek bir kudrete malik olsun. Yoksa sineği halkedemeyen; hatırat-ı kalbime müdahale edemez, niyaz-ı ruhumu işitemez. Semavatı halketmeyen, saadet-i ebediyeyi bana veremez. Öyle ise benim Rabbim odur ki; hem hatırat-ı kalbimi ıslah eder, hem cevv-i havayı bulutlarla bir saatte doldurup boşalttığı gibi; dünyayı ahrete tebdil edip, Cenneti yapıp, kapısını bana açar. "Haydi gir" der.
İşte ey nefsim gibi bedbahtlık neticesinde bir kısım ömrünü nursuz felsefi ve ecnebi fünununa sarfeden ihtiyar kardeşlerim! Kur’ânın lisanındaki mütemadiyen "LÂ İLÂHE İLLÂ HU" ferman-ı kudsîsinden ne kadar kuvvetli ve ne kadar hakikatli ve hiçbir cihette sarsılmaz ve zedelenmez ve tegayyür etmez bir rükn-ü imaniyi anlayınız ki, nasıl bütün mânevi zulümatı dağıtır ve mânevi yaraları tedavi eder…"
H H H
İstanbul’da Dârülhikmet’te bulunduğu zaman, Sünuhat Risalesinde yazdığı gayet acip bir vâkıa-i ruhaniye:
Rüyada Bir Hitabe
1335 senesi Eylülünde, dehrin hadisatının verdiği yeis ile şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada bir ziya gördüm. Tafsilâtı terk ile, bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:
Bir Cuma gecesinde, nevm ile âlem-i misâle girdim. Biri geldi, dedi:
– Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor.
Gittim... Gördüm ki: Münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Sâlihinden ve a’sârın mebuslarından her asrın mebusları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicab edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:
– Ey felâket - helâket asrının adamı! Senin de reyin var, fikrini beyan et.
Ayakta durup dedim:
– Sorun, cevap vereyim.
Biri dedi:
– Bu mağlubiyetin neticesi ne olacak? Galibiyette ne olurdu?..
Dedim:
– Musibet, şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felaket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskidenberi İ’lâ-yı Kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile, kendini yekvücut olan Âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, Âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira şu musibet, mâye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını harikulâde ta’cil etti. Biz incinir iken, Âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üçyüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz mâğlubiyetle bir
saadet-i âcile-i muvakkata kaybettik, fakat
bir saadet-i âcile-i müstemire bizi bekli-
yor. Pek cüz’i ve mütehavvil ve mahdut olan hâli, geniş istikbal ile mübadele eden kazanır.
Birden meclis tarafından denildi:
- İzah et!
Devam Edecek