RİSALE-İ NUR’UN ZUHURU (17)
Madem İ’caz-ı Kur’ân’ı bir derece beyan, Sözlerle oldu. Elbette o i’cazın hesabına geçen ve O’nun reşehatı ve berekâtı nev’inden olan hizmetimizdeki inâyâtı izhar etmek, i’caza yardımdır ve izhar etmek gerekir.
İkinci Sebeb: Madem Kur’ân’ı Hakim mürşidimizdir, üstadımızdır, imamımızdır, her bir âdâbda rehberimizdir; O kendi kendini methediyor. Biz de O’nun dersine ittiaben, O’nun tefsirini methedeceğiz.
Hem madem yazılan Sözler onun bir nevi tefsiridir ve o risalelerdeki hakaik Kur’an’ın malıdır ve hakikatlarıdır; ve madem Kur’an-ı Hakim ekser sûrelerde, kendi kendini kemal-i haşmetle gösteriyor; kemâlâtını söylüyor; lâyık olduğu mehdi kendi kendine ediyor. Elbette Sözlerde in’ikâs etmiş Kur’ân-ı Hakimin lemeat-ı i’caziyyesinden ve o hizmetin makbuliyetine alâmet olan inâyât-ı Rabbaniye’nin izharına mükellefiz. Çünkü, o üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.
Üçüncü Sebeb: Sözler hakkında tevazu suretinde demiyorum, belki bir hakikatı beyan etmek için derim ki: "Sözlerdeki hakaik ve kemâlât benim değil Kur’ânındır ve Kur’andan tereşşuh etmiştir." Hattâ Onuncu Söz, yüzer Ayat-ı Kur’aniyyeden süzülmüş bazı karattır. Sair risaleler dahi umumen öyledir. Madem ben öyle biliyorum ve madem ben fâniyim, gideceğim elbette bâki olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve madem ehl-i dalâlet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette Semâ-yı Kur’anın yıldızlariyle bağlanan risaleler, benim gibi çok itirazata ve tenkidata medar olabilen ve sukut edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı. Hem madem örf-i nâsda, bir eserdeki mezâya, o eserin masdarı ve menbaı zannettikleri müellifin etvarında aranılıyor ve bu örfe göre, o hakaik-i âliyeyi ve o cevahir-i galiyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime maletmek, hakikata karşı büyük bir haksızlık olduğu için risaleler kendi malım değil, Kur’anın malı olarak Kur’anın reşehat-ı meziyyatına mazhar olduklarını izhar etmeye mecburum. Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz! İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.
Dördüncü Sebeb: Bazen tevazu, küfran-ı nimeti istilzam ediyor belki küfran-ı nimet olur. Bazen da tahdis-i nimet, iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çare-i yegânesi ki: - ne küfran-ı nimet çıksın, ne de iftihar olsun – meziyet ve kemâlâtları ikrar edip fakat temellük etmeyerek, Mün’im-i Hakikinin eser-i in’amı olarak göstermektir. Meselâ: Nasıl ki murassâ ve müzeyyen bir elbise-i fahireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşen, halk sana dese: "Maşaâllah, çok güzelsin, çok güzelleştin." Eğer sen tevazukârane desen: "Hâşâ!... Ben neyim, hiç. Bu nedir, nerede güzellik!" O vakit küfran-ı nimet olur ve hulleyi sana giydiren mahir sanatkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirane desen: "Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz…" O vakit, mağrurane bir fahirdir.
İşte; fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: "Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır ve dolayısiyle libası bana giydirenindir, benim değildir."
İşte bunun gibi, ben de sesim yetişse, bütün küre-i arza bağırarak derim ki: "Sözler güzeldirler, hakikattırlar, fakat benim değildirler, Kur’ân-ı Kerimin hakaikinden telemmu" etmiş şualardır…"
"Kur’ânın hakaik-ı i’cazını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim; belki Kur’ânın güzel hakikatları, benim tâbiratlarımı da güzelleştirdi, ulvileştirdi." Madem böyledir; hakaik-ı Kur’anın güzelliği namına, "Sözler" namındaki âyinelerinin güzelliklerini ve o âyinedarlığa terettüp eden İnâyât-ı İlâhiyyeyi izhar etmek, makbul bir tahdis-i nimettir.
Beşinci Sebeb: Çok zaman evvel bir ehl-i velâyetten işittim ki; o zat, eski velilerin gaybi işaretlerinden istihraç etmiş ve kanaatı gelmiş ki: "Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bid’alar zulümatını dağıtacak." Ben, böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lazım gelir. Ve anladık ki bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin ihzar ediyoruz. Madem kendimize ait değil, elbette Sözler namındaki nurlara ait olan inâyât-ı İlâhiyyeyi beyan etmekte medar-ı fahr ve gurur olamaz; belki medar-ı hamd ve şükür ve tahdis-i nimet olur.
Altıncı Sebeb: Sözlerin te’lifi vasıtasiyle Kur’âna hizmetimize bir mükâfat-ı âcile ve bir vasıta-i teşvik olan inâyât-ı rabbaniye, bir muvaffakiyettir. Muvaffakiyet ise, izhar edilir. Muvaffakiyetten geçse, olsa olsa bir ikrâm-ı İlâhi olur. İkram-ı İlâhi ise; izharı, bir şükr-ü mânevidir. Ondan dahi geçse; olsa olsa, hiç ihtiyarımız karışmadan yarsız ve habersiz gelen bir kerametin izharı, zararsızdır. Eğer âdi kerâmâtın fevkine çıksa, o vakit olsa olsa Kur’ânın i’caz-ı mânevisinin şûleleri olur. Madem i’caz izhar edilir; elbette i’caza yardım edenin dahi izharı i’caz hesabına geçer, hiç medar-ı fahr ve gurur olamaz, belki medar-ı hamd ve şükrandır.
Devam Edecek