RİSALE-İ NUR’UN ZUHURU (18)

Yedinci Sebeb: Nev-i insanın yüzde sekseni ehl-i tahkik değildir ki, hakikata nüfuz etsin ve hakikatı hakikat tanıyıp kabul etsin. Belki sûrete, hüsn-ü zanna binaen, makbul ve mutemed insanlardan işittikleri mesâili, takliden kabul ederler. Hattâ kuvvetli bir hakikatı, zaif bir adamın elinde zaif görür; ve kıymetsiz bir mes’eleyi kıymetdar bir adamın elinde görse, kıymetdar telâkki eder. İşte ona binaen, benim gibi zaif ve kıymetsiz bir biçarenin elindeki hakaik-ı imaniye ve Kur’aniyyenin kıymetini, ekser nâsın nokta-i nazarında düşürmemek için bilmecburiye ilân ediyorum ki: İhtiyarımız ve haberimiz olmadan, birisi bizi istihdam ediyor; biz bilmiyerek, bizi mühim işlerde çalıştırıyor. Delilimiz de şudur ki: Şuurumuz ve ihtiyarımızdan hariç bir kısım inâyâta ve teshilâta mazhar oluyoruz. Öyle ise, o inayetleri bağırarak ilân etmeye mecburuz.
İşte geçmiş "Yedi Esbab"a binaen, külli birkaç inâyet-i Rabbaniyye’ye işaret edeceğiz.
Birinci İşaret: Yirmi Sekizinci Mektubun Sekizinci Mes’elesinin Birinci nüktesinde beyan edilmiştir ki, "tevâfukat"tır. Ezcümle; Mu’cizat-ı Ahmediyye Mektubatında, Üçüncü işaretinden tâ On Sekizinci İşaretine kadar altmış sahife; habersiz, bilmeyerek, bir müstensihin nüshasında, iki sahife müstesna olmak üzere mütebaki bütün sahifelerde – kemâl-i müvazenetle-  iki yüzden ziyade "Resûl-ü Ekrem Aleyhisselatü Vesselâm" kelimeleri birbirine bakıyorlar. Kim insaf ile iki sahifeye dikkat etse, tesadüf olmadığını tasdik edecek. Halbuki tesadüf, olsa olsa bir sahifede kesretli emsâl kelimeleri bulunsa, yarı yarıya tevafuk olur; ancak bir iki sahifede tamamen tevafuk edebilir. O halde böyle umum sahifelerde Resûl-ü Ekrem Aleyhisselatü Vesselam kelimesi; iki olsun, üç olsun, dört olsun veya daha ziyade olsun, kemal-i mizan ile birbirinin yüzüne baksa; elbette tesadüf olması mümkün değildir. Hem sekiz ayrı ayrı müstensihin bozamadığı bir tevafukun, kuvvetli bir işaret-i gaybiyye içinde olduğunu gösterir. Nasıl ki ehl-i belâgatın kitablarında, belâgatın derecatı bulunduğu halde, Kur’ân-ı Hakimdeki belâgat, derece-i i’caza çıkmış, Kimsenin haddi değil ki ona yetişsin. Öyle de: Mu’cizat-ı Ahmediyyenin bir tercümanı olan Yirmi Beşinci Söz ve Kur’anın bir nevi tefsiri olan Risale-i Nur eczalarında tevafukat, umum kitabların fevkinde bir derece-i garabet gösteriyor. Ve ondan anlaşılıyor ki: Mu’cizat-ı Kur’âniyye ve mu’cizat-ı Ahmediyyenin bir nevi kerametidir ki, o âyinelerde tecelli ve temessül ediyor.
İkinci İşaret: Hizmet-i Kur’âniyyeye ait inâyât-ı Rabbaniyye’nin ikincisi şudur ki: Cenab-ı Hak, benim gibi kalemsiz, yarım ümmi, diyar-ı gurbette, kimsesiz, ihtilâttan menedilmiş bir tarzda; kuvvetli, ciddî, samimi, gayur, fedakar ve kalemleri birer elmas kılınç olan kardeşleri bana muavin ihsan etti. Zaif ve âciz omzuma çok ağır gelen vazife-i Kur’aniyyeyi, o kuvvetli omuzlara bindirdi, kemal-i kereminden yükümü hafifleştirdi. O mübarek cemaat ise; Hulûsi’nin tabiriyle, telsiz telgrafın âhizeleri hükmünde ve Sabri’nin tâbiriyle, nur fabrikasının elektriklerini yetiştiren makineler hükmünde ayrı ayrı meziyetleri ve kıymettar muhtelif hasiyetleriyle beraber; yine Sabri’nin tâbiriyle bir tevafukat-ı gaybiyye nev’inden olarak, şevk ve sa’y ü gayret ve ciddiyette birbirine benzer bir surette, esrar-ı Kur’âniyyeyi envar-ı imaniyeyi etrafa neşretmeleri ve her yere eriştirmeleri; ve şu zamanda (yâni hurufat değişmiş, matbaa yok, herkes envar-ı imaniyeye muhtaç olduğu bir zamanda) ve fütur verecek ve şevki kıracak çok esbab varken bunların fütursuz, kemal-i şevk ve gayretle bu hizmetleri, doğrudan doğruya bir keramet-i Kur’âniyye ve zâhir bir inâyet-i İlâhiyedir.
Evet, velâyetin kerameti olduğu gibi, niyet-i hâlisenin dahi kerameti vardır; samimiyetin dahi kerameti vardır… Bâhusus, Lillâh için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde, ciddi, samimi tesanüdün çok kerametleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemaatin şahs-ı mânevisi, bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir, inâyâta mazhar olur.
İşte ey kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur’anda arkadaşlarım! Bir kal’ayı fetheden bir bölüğün çavuşuna bütün şerefi ve bütün ganimeti vermek nasıl zulümdür, bir hatâdır; öyle de: Şahs-ı mânevinizin kuvvetiyle ve kalemleriniz ile hâsıl olan fütuhattaki inâyâtı cemaatte, tevafukat-ı gaybiyyeden daha ziyade kuvvetli bir işaret-i gaybiyye var ve ben görüyorum; fakat herkese ve umuma gösteremiyorum.
Üçüncü İşaret: Risale-i Nur eczaları, bütün mühim hakaik-i imaniye ve Kur’aniyyeyi hatta en muannide karşı dahi parlak bir surette isbatı, çok kuvvetli bir aşaret-i gaybiyye ve bir inayet-i İlâhiyedir. Çünkü: Hakaik-i îmaniye ve Kur’âniyye içinde öyleleri var ki, en büyük bir dâhi telâkki edilen İbn-i Sina, fehminde aczini itiraf etmiş, "Akıl buna yol bulamaz…" demiş. Onuncu Söz Risalesi, o zatın dehasiyle yetişemediği hakaiki avamlara da, çocuklara da bildiriyor.                    Devam Edecek