RİSALE-İ NUR’UN ZUHURU (19)

Hem meselâ: Sırr-ı kader ve cüz-ü ihtiyarinin halli için, koca Sa’d-ı Teftazani gibi bir allâme, kırk elli sahifede – meşhur Mukaddemat-ı İsna Aşer namiyle "Telvih" nam kitabında – ancak hallettiği ve ancak havassa bildirdiği aynı mesaili, Kadere dair olan Yirmi Altıncı Sözde, İkinci Mebhasın iki sahifesinde tamamiyle, hem herkese bildirecek bir tarzda beyanı, eser-i inâyet olmazsa nedir?
Hem bütün ukûlü hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin eliyle keşfedilemeyen ve sırr-ı hilkat-i âlem ve tılsım-ı kâinat denilen ve Kur’ân-ı Azîmüşşanın i’cazıyla keşfedilen o tılsım-ı müşkil-küşa ve o muamma-yı hayret-nüma, Yirmi Dördüncü Mektub ve Yirmi Dokuzuncu Sözün ahirindeki remizli nüktede ve Otuzuncu Sözün taahvvülât-ı zerratın altı adet hikmetinde keşfedilmiştir. Kâinattaki faaliyet-i hayret-nümanın tılsımını ve hilkat-i kâinatın ve âkıbetinin muammasını ve tahavvülât-ı zerrattaki harekâtın sırr-ı hikmetini keşf ve beyan etmişlerdir; meydandadır, bakılabilir.
Hem sırr-ı Ehadiyet ile, şeriksiz vahdet-i Rububiyeti, hem nihayetsiz kurbiyet-i İlâhiye ile, nihayetsiz bu’diyetimiz olan hayretengiz hakikatları kemal-i vuzuh ile On Altıncı Söz ve Otuz İkinci Söz beyan ettikleri gibi kudret-i İlâhiyyeye nisbeten zerrat ve seyyarât müsavi olduğunu ve Haşr-i Azam’da umum ziruhun ihyası, bir nefsin ihyası kadar o kudrete kolay olduğunu; ve şirkin, hilkat-i kâinatta müdahalesi imtina’ derecesinde akıldan uzak olduğunu kemal-i vuzuh ile gösteren Yirminci Mektubdaki beyanında ve üç temsili havi onun zeyli, şu azîm sırr-ı vahdeti keşfetmiştir.
Hem hakaik-i imaniye ve Kur’aniyyede öyle bir genişlik var ki, en büyük zekâ-i beşeri ihata edemediği halde; benim gibi zihni müşevveş, vaziyeti perişan, müracaat edilecek kitab yokken sıkıntılı ve sür’atle yazan bir adamda o hakaikin ekseriyet-i mutlakası dekaikiyle zuhuru; doğrudan doğruya Kur’ân-ı Hakimin i’caz-ı mânevisinin eseri ve inayet-i Rabbaniyyenin bir cilvesi ve kuvvetli bir işaret-i gaybiyyedir.
Dördüncü İşaret: Elli, altmış risaleler öyle bir tarzda ihsan edilmiş ki; değil benim gibi az düşünen ve zuhurata tebaiyet eden ve tedkike vakit bulamayan bir insanın, belki büyük zekâlardan mürekkep bir ehl-i tedkikin sa’y ve gayretiyle yapılmayan bir tarzda te’lifleri, doğrudan doğruya bir eser-i inayet olduklarını gösteriyor. Çünki: Bütün bu risalelerde bütün derin hakaik, temsilât vasıtasiyle, en âmi ve ümmi olanlara kadar ders veriliyor. Halbuki o hakaikın çoğunu, büyük âlimler, tefhim edilmez deyip; değil avama, belki havassa da bildiremiyorlar.
İşte en uzak hakikatları, en yakın bir tarzda, en âmi bir adama ders verecek derecede, benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlâk, çoğu anlaşılmaz ve zâhir hakikatları dahi müşkülleştiriyor diye eskiden beri iştihar bulmuş ve eski eserleri o sû-i iştiharı tasdik etmiş bir şahsın elinde bu hârika teshilât ve sühulet-i beyan; elbette bilâşüphe bir eser-i inayettir ve onun hüneri olamaz ve Kur’ân-ı Kerimin i’caz-ı mânevisinin bir cilvesidir ve temsilât-ı Kur’âniyyenin bir temessülüdür ve in’ikâsıdır.
Beşinci İşaret: Risaleler, umumiyetle pek çok intişar ettiği halde; en büyük âlimden tut, tâ en âmi adama kadar ve ehl-i kalb büyük bir velîden tut, tâ en muannid dinsiz bir feylesofa kadar olan tabakat-ı nâs ve taifeler o risaleleri gördükleri ve okudukları ve bir kısmı tokatlarını yedikleri halde tenkid edilmemesi ve her taife derecesine göre istifade etmesi, doğrudan doğruya bir eser-i inayet-i Rabbaniyye ve bir keramet-i Kur’âniyye olduğu gibi; çok tetkikat ve taharriyatın neticesiyle ancak husûl bulan o çeşit risaleler, fevkalâde bir süratle, hem idrakimi ve fikrimi müşevveş eden sıkıntılı inkıbaz vakitlerinde yazılması dahi bir eser-i inâyet ve bir ikram-ı Rabbanidir.
Evet, ekser kardeşlerim ve yanımdaki umum arkadaşlarım ve müstensihler biliyorlar ki; Ondokuzuncu Mektubun beş parçası bir kaç gün zarfında her gün iki üç saatte ve mecmuu on iki saatte hiçbir kitaba müracaat edilmeden yazılması hattâ en mühim bir parça ve o parçada lâfz-ı Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde zâhir bir Hatem-i Nübüvveti gösteren Dördüncü Cüz; üç dört saatte, dağda, yağmur altında ezber yazılmış. Ve Otuzuncu Söz gibi mühim ve dakik bir risale, altı saat içinde bir bağda yazılmış. Ve Yirmisekizinci Söz, Süleyman’ın bahçesinde, bir, nihayet iki saat içinde yazılması gibi, ekser risaleler böyle olması; ve eskiden beri sıkıntılı ve munkabız olduğum zaman, en zâhir hakikatları dahi beyan edemediğimi belki bilemediğimi yakın dostlarım biliyorlar. Hususan o sıkıntıya hastalık da ilâve edilse, daha ziyade beni dersten, te’liften menetmekle beraber en mühim Sözler ve risaleler, en sıkıntılı ve hastalıklı zamanımda, en süratli bir tarzda yazılması; doğrudan doğruya bir inâyet-i İlâhiyye ve bir ikram-ı Rabbanî ve bir keramet-i Kurâniyye olmazsa nedir?
Devam Edecek